yalaaaaaaan


Bazen diyorum ki neden bu kadar safım... Hemen inanıyorum insanlara, beni kandırmak çok kolay, "kafasına vur ekmeğini al" cinsindenim.. Ben böyle olmaya devam ededurdukça ; daha çok üzülürüm...


Yine üzüldüm, bazen en yakınlarım; bazen öğrencilerim yüzüme baka baka yalan söylüyorlar... İnsanlar çeşitli sebeplerden yalan söyler; bazen karşı tarafı incitmemek için; bazen çok zor durumda kalıp, işin içinden çıkabilmek için; bazen ki bu en kötüsü, kıskançlıktan... her ne olursa olsun; bu yalanlar bir gün ortaya çıkıyor... ee malum iki kişinin bildiği sır değildir; taraflardan birileri çenelerini tutamayıp, lafın çıktığı şahıstan ulaştığı şahsa kadar aynen ya da katmerli bir şekilde iletiyor. Nasıl olurdu acaba; herkes gerçek hislerini karşı tarafla paylaşsa; ama aracısız :)...


Zor bir durum tabiki yüzleşmek... Yine de sessiz kalmayı tercih ettim...En ufak tartışma ortamına bile girmek istemiyorum; yıpranıyorum... Bu durumdan elbet yine dersler çıkardım...

ELEŞTİRİ


Eleştiriye ne kadar açığız? Buna özeleştiri ve kendi eleştirini duymak da dahil.


Bence özeleştiri sanki biraz daha kolay, hatanı anlayıp kendini haksız görebilmen biraz daha dayanılabilir; ancak eleştiri ortamını hazırlayıp da bu eleştirileri dinlerken kendinizi bir düşünün... Ne hissedersiniz? Duymak istemediğiniz ; aslında sizin de farkında olduğunuz şeyleri karşı taraftan dinlerken , o sizi yerden yere vururken ama kibar bir dille, çektiğiniz ızdırap mı, kabul mü? Hani size hakaret etse karşılığını verirsiniz, işin kötüsü eleştirilmeyi siz istediniz...


Kabullenmek ne kadar zor değil mi başkasından duyduğunuz hatanızı... Siz hatanızı farketseniz, ve düzeltmeye çalışsanız, öyle gurur duyarsınız ki kendinizle; çünkü bunun kişisel gelişimde önemli bir adım olduğunu bilirsiniz. Ama "Bir başkası tarafından eleştirilmeye hazırım" derken kendinize öyle güvenir ve kendinizi öyle mükemmel sanırsınız ki, hatanızı anlarken bile gururdan yine kendinize kızar, "niye ben daha önce düşünemedim" dersiniz... ve ister istemez sizi eleştiren kişiye tuhaf duygular beslersiniz ve bunlar hiç de iyi niyetli hisler değildir.


Aslında olayı çok da abartıp dramatize etmenin mantığı yok, eleştiri duymaya dayanamıyor ama duymak da gerekli diyorsanız, içiniz acıya acıya dinleyin, hemen savunma moduna girmeyin; karşı tarafın cevabı şipşak gelir, "eEleştirilmek istemiyorsan niye fikrimi soruyorsun?" ve haklıdır karşı taraf... ee sonra... Sonra midenizin acısı geçince "İnsanoğluyuz herkes hata yapar, elimden gelenler nedir, gelmeyenler nedir bu durumu düzeltme adına" diye bir düşünün. Hemen karamsar olup da oldu bittiye getirmeyin. Ya da hiç eleştiri ortamı oluşturmayın... Mide sancınızla alakalı. :)

aralık....


Hani bi şeyi çoook istersiniz yaa... çok ama çoook... ve sonunda olur... sanki dünyanın en mutlu kişisi siz olmuşsunuzdur... her zorluğa göğüs gerebilir güçte hissedersiniz.... her şey mükemmeldir, hayat güzel, yaşamak çok güzeldir... anlatılayamayacak duygu selidir bunlar...


Sonra yani, çok geçmeden, az, biraz sonra, piiiuuuufffff bitti... geçti... söndü... "ne yani bu kadar mıydı... ee şimdi ne olacak... bi beklentim kalmadı, amacım ne şimdi benim" diye karmakarışık oluverirsiniz... Bi bakmışsınız en çok istediğiniz şey, sizin bunalım başlangıcınız olmuş... dengeniz sarsılmıştır...


Zaman zaman böyle hissettik hayatımızda ve hissedeceğiz de sanırım... O nedenle bi şeyi çok isterken 3 kez düşünmek gerek...1. Öncesi, yani bekleme süreci, 2.elde ettiğin an, ve 3. sonrası... Her zaman bi aralık bırakmak gerek sanırım; ne hızlıca iterek gitmeli, ne de gittiğin yerde kapıları sıkıca kapatmalı... Yani bir nefes alacak kadar aralık olmalı....


stressfull BAYRAM


Herkesin bayramı mübarek olsun.... Umarım mutlu bir bayram geçirirsiniz... Zor bir bayram... Ama yine de güzel...


Bizim gibi yeni evli çiftler için kurban kesim ve eti değerlendirme dağıtma işleri de yeni oluyor malumunuz.... Eti doğrama, dağıtma, kıymalık ayırma ve lezzetli kavurma...


Önceden ne kolay gelirdi bize dışardan izleyici konumunda iken.... Ama şimdi başrollerde olmak epey stresliymiş ... Hele ki; pek gelen gidenimiz olmasa da acaba gelirler mi birileri diye sürekli tetikte durmak gerek, hem ev temizliği ve topluluğu; hem de tebdili kıyafet konusunda...


Eee bizim de gidecek yerlerimiz var... Gurbet illerinde bizim gibi olanların kapısını çalarız inşallah... Konu komşu da var... EE bu baya bir bayram havası oldu...


O halde gelsin kavurmalar, tatlılar.... Tekrar mutlu bayramlar...

Bugün Öğretmenler Günü






Bu haftamız domuz gribinden tatil oldu, Öğretmenler Günü de arada kaynadı... Nedense şu son zamanlarda Öğretmenler günümüzü bırakın; asıl bizler arada çok kaynadık, istemiyoruz özel günümüz sizin olsun...



Örnek olmak için uğruna girdiğimiz bu yolda, sadece değer görmek istiyoruz... Peki nasıl mı değerlendiriliyoruz: Sözleşmeli, kadrolu, vekil, ücretli... değerimiz böyle biçiliyor.... Kpss'den bir puan eksik aldığı için sözleşmeli damgasını yiyen öğretmen başarısız olduğundan , okulunda kadrolulardan sonra gelen makamda... Kendi branşında atama olmadığı için ücretli çalışanlarımız da okul memurlarından bi üst kademede...



Bakan, milletvekili tanıdığı olanlar, idareyle arası iyi olanlar, bir yerlerin yerlisi olanlar ile yeni atanan tecrübesizler, çalışıp çalışıp görünmeyenler, arka sıradakiler diye gruplandırılanlar... Ayrıca deneme sınavında öğrencilerin yaptıkları netlerle tavana çıkanlar ve tabana düşenler.... Üstelik, "öğrenci neden bu iki soruyu yapamadı öğretmen" uyarılarını esirgemeyen saydıdeğer velilerimiz, bu sene Öğretmenler gününde yüzük aldım artık çocuğum geçer", düşüncesini güden diğer sevgili velimizin biçtikleri değerler....



"Üç ay tatil(aslında 2 ay),kar tatili, buz tatili , grip tatili ohh yaşıyosunuz" diyenlere diyecek bir şeyi olmayan ama her tatilde ücret kaybedip, taksitleri boyundan aşan öğretmenler...



Değer verenler , vermeyenler; hepiminiz sağolsun diyenler... Her şeye rağmen iyi ki öğretmenim diyenler...



Sözlerimi bir şarkı sözüyle bitiriyorum:



"Öğretmenim, canım benim, canım benim, seni ben pek çok, pek çok severim, sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun artık bana...."

skeptik


roller ve gerçekler ve korkular


yaşadıklarımız aslında biz miyiz, yada olmak istediğimiz; ama aslında olmadığımızı bildiğimiz, peşinden koştuğumuz ve koşarken düştüğümüz, düşünce ümidimizi kaybettiğimiz, " ben hiç böyle olamayacağım" dediğimiz, aslında korktuğumuz, hem olduğumuz kişiden hem de olamadığımızdan....


işte mesele bu... korkmak ve şüphelenmek... korku ve şüphe neden peşisıra acaba... bilmediklerimiz bizi endişelendiriyo, gelecek ve geçmişle tekrar karşılaşmak korkutuyor... tutunmak istiyoruz ki, o anda şüphe devreye giriyo, tutunacağımızdan korkuyoruz çünkü tutunmak istediğimiz o mu diye emin olamıyoruz....


sadece yardım etmek isterken, yardıma muhtaç oluyoruz... iki yanımız arasında kalıyoruz, iyiyi geliştireyim derken, karşımıza hep kötü çıkıyor, doğru kararı vermek ne kadar zor... ne kadar zor iyi olmak...


basit mi yaşamak gerek, korkuları basite almak, şüphekerimizi basit görmek......

Çalışan Umutsuz Ev Kadınları


Bugün yine canım sıkkın... Niye mi?


Şimdi bizim gibilere çalışan umutsuz ev kadınları denir... Hem işinin sorunları hem de evin yükü...


İşinde onun eksiği bunun artısı, şu şöyle demiş bunun başarısızlığının sorumlusu kimmiş, o sana kızmış sen başkasına.... hoooop eve gel; yemeğin bitmiş yenisini yapmaya mecalin yok ama geçiştirecek kahvaltılıklar da dibi vurmuş, markete gitmeye halim yok diye düşündükten sona kendini mutfağa attın ve Allahtan yazdan koyduğun yeşil fasulyeyi hemen yaptın... o pişedursun... Tek çeşit de olmaz yanına bir de çorba yap ki adın yemek yaptı olsun... Neyse evdeki beş karış tozu haftasonuna saklarsın, bi de eve getirdiğin işinde yetiştiremediğin işler vardır... Neyse, yemek yanmasın... Yedin içtin afiyet olsun haydii topla bakalım sofrayı, Allah'tan bulaşık makinası var... eee saat kaç oldu bu arada?, neee sekiz mi... "Diziler var az dinleneyim bari tv başında" demeye kalmadan bi ses... "Hayatımm çay yapsan da içsek" " Be -hey mübarek onu da sen yapsan ya..." önce mırın kırın edersin ama bi bakmışın çayı demlemişin bile çünkü sen de içmek istersin.... çay faslı da bitti, ayy bardaklar da ortada, tv karşısında da mayıştın, gözler gidici, saatte onbiri vurmuş... "ama daha yarına hazırlık yapacaktım, ayy ne giyeceğimi de hazırlamadım... aman çook uykum var, sabah erken kalkarım... " derken uykuya daldın bile, sabah mı telefon çalmadı ki kurmayı unuttun geceden... neyse kahvaltısız da olmaz ısıtıcıya koy suyu demle 5 dakikada çayı, için bi güzel, sofra öylece kalsın yoksa işe geç kalacaksın.

bu böyle devam ededursun ben yazmaya yoruldum...


Çalışan ev kadını da böyle oluyo, onun canı sıkılmasın da kimin sıkılsın...


?

bi bilmecem var..
gezmeyi sever
ama tek başına...
o oyun senin bu oyun benim gezer:
simsden girer, tarla eker, medala dalar...
hastalanınca hiç çekilmez...
önemli günleri hatırlamaz,
cest yapmaz,
söz verir tutmaz,
kibarlıktan yoksundur,
ağzı da biraz bozuktur,
...
arkadaşı derse yapar
ev ahalisi derse kaçar...
maç yapar,
cips yer,
kahveye gider,
üstelik de göbeklidir...
her evde vardır,
bilin bakalım bu kimdir....

hüzünlü gözler




Her bakışım mutlulukmuş zamanında...
Parlayan gözlerim, gün gün solmuş...,
o gülen bakışlarım matlaşmış...
gülmüşüm ama gülmemişim;
yalan söylemez zaten hiç gözlerim...



Yıllar bir öncekileri aratır olmuş,
eskiye dönüp bir önceki yıla keşke der olmuşum...
bilirim ki bu sadece bir hayal
ve gerçekten kaçamadığım gözlerimde derin çizgilerim var...
eklendikçe her yıl bir tane yenisine,
boş geçen ah ettiğim geçmişe,
korkarak baktığım gelecekte,
gülen gözlerimi bulacak mıyım acaba yine?

Ordan, burdan...


Bu bayanların da işi ne kadar zor : sürekli fit olmamız gerek ve ben koskocaman 3 dilim revani yedim bi de hızımı alamadım 1 dilim de baklavayı götürdüm; bayramda kimse gelmezse kalan tatlılar da böyle değerlenir ve kilo olarak geri döner... Üstelik kilo almam da yaasaak, bacağıma yük binmemesi için... Üff bu yasaklar neden bu kadar tatlı ..... öhöhööööüüüü çooook pişmanımm....


Okullar da açıldı bugün epey yorucu bir gündü; 4,5,6,7,8 lerin dersine giriyorum... özlemişim kerataları.... Bir de sabah "ne giyeceğim " derdi olmasa, günler daha kolay geçecek...


Bu arada okuldaki dalgınlıklarım bini aştı... Titiz bir sınıf öğretmeninin defterini yine yanlış doldurdum... Dakika bir gol bir... Bugün Pazartesi gibi geldi bana ve yanlış yere imza attımm...... Öhhhöööö bir de hatasız doldursam şu defterleri yaaaa... İşte bize kurşun kalemle eğitim verdiklerinden , yanlışı silip düzeltmeye alışırsak böyle silinmeyen kalemde afallarız , yaş kaç olursa olsun... Almanya'da halamın kızı hep silinmeyen kalem kulllanırdı, öğretmenleri öyle dermiş, hata yapsalarda üstünü çizerlermiş ki hatasını görsün ki bi daha yapmasın diye öğrenci... ne kadar güzel... adamlar geleceğe dönük eğitim veriyor...


İlk atama yeni bir öğretmen gelmiş... Onun şaşkın halini görünce kendi ilk yılımı hatırladım... Heyecandan kalp sesimi duyuyodum; çok değişik bir gündü... Yıllar geçtikçe heyecan da kalmıyor... 2007 şubat, üçüncü yıldan gün aldım artık... Kıdem de güzelmiş canımmmmm....


Hadi size iyi günleeeer!


kadın&erkek, neme gerek


.
.
.
I hate MEN but I'm married to a MAN!
.
.
.

Genelde bayanların bencilliklerinden şikayetçi olur sayın erkekler, söz meclisten dışarı herkes aynı değildir; de, efendim bayanların bencilliğinin arkasına sığınıp bencillik yaparlar kendileri... Sizi düşünüyormuş havasında kendilerini sağlama alırlar... e tabi geleceği düşünmek gerek, bunun hastalığı var, bakımı var...




Düz düşünceli beyler... Bir şeyi diyorlarsa odur, altında pek de bir şey aramaya gerek yok... İnce düşünceleri yok ki ne yapsınlar... Bu arada incitmekten de kormazlar, çünkü yine verecek cevapları vardır... Asla haklı olamaz bayanlar onların yanında... Çünkü ne yapar eder, kendini sana suçlu hissettirmeyi başarır ve bir anda kendini özür dilerken bulursun...




Çok üretkenlerdir... Başlarından savmak için senin duymak istediğin kelimeleri bir anda üretirler... Bu güzel söz olabilir, eğer güzel söze için eriyiveriyorsa, bu yalan olabilir, "iş yerinde beklettiler ondan geciktim " gibi...




Efendim hala söz meclisten dışarı... Ahh çalışan bayanlar... durun tahmin edeyim, sizin maaş kartınızda kocanızdadır, hani "kim çarşıya gidecek, ben hemen çekerim, sen yorulma" muhabbetleri... O zaman neden evinize alınacak eşyalarda sizin eksiğiniz hiç bitmez... neden?... Çünkü tüm paranız erinizin isteklerine zaten gitti ki... onlar temel ihtiyaçlar sırasındaydı, sizinkiler hala yedek kontenjanında, gereksiz.... üzgünüm onlar hiç alınmaz çünkü kredi kartı borcunuz vardır ve alınamayacaklardır...




Söz meclisten dışarıyken devam edeyim... Bazı beyler de efendim, yaşam alanlarının ayarını kaçırmış oluyorlar... Evin tüm karesininkökünde söz sahibiler... bu mutfak olur, banyo olur, salon olur ki zaten onların tv orada ya da bilgisayar... bu yemek neden böyle... bu banyonun terliği neden 1 cm perdenin dışına taşmış... bu çorabın burada işi ne vs. vs.





Haa bir de öyle arkadaş ortamında bozarsan vay haline: attırıp tepesini, mazallah, bir de cep telefonu masrafına girmeyin.. çünkü sinirlenince beyler çevreye atacak kıymetli eşyaları hemen buluverirler de... hani sizin eksiklerinize sıra gelmez diye diyorum...


Şaka bi yana onlarsız da yaşayamıyoruz...Haa ama yukarıdaki özelliklerin hepsini bünyesinde barındıran erkekler de yok değildir... Böyleleriyle ve daha fazlalarıyla yaşamak zorunda kalanlara demem odur ki: hayat zor bir sınav, başarılar dilerim....

"Bayram" gel! "Bayram" güle güle!

Bu bayram ilk kez ailemizden uzakta kaldık... Geçerli sebeplerden dolayı gitmedik ama burada da öyle garip kaldık ki... Öyle anlar oldu ki gözler dolu dolu ama belli edilmiyo, sesin boğuluyo, boğazına bişeyler düğümleniyo....

Yine de bayramı hatırlatan bir iki bayram ziyaretimiz oldu... Tanıdık büyükleri ziyaret ettik... ve 4 kez kapımız çalındı, şeker toplayan çocuklar tarafından... Bir de bizim gibi garip kalan iki arkadaşla yoldaş olduk... 1. günü onlarda; 2.günü de bizde yedik akşam yemeğini... Kendi çapımızda BAYRAM yaptık...

ve nihayet bu kasvetli, yağmurlu bayramın da sonuna geldik... ilk defa bayramın bitmesini bu kadar çok istedim...

ve bitti...

Bayrammmm


Hiç aklıma gelmezdi bir gün nefret ettiğim kişilere hayır dua okuyacağım....


İnsanın başına öyle değişik felaketler geliyor ki; eski yaşadıkları ona felaket gelirken, yenilerinin yanında eskiler hayra dönüşüyo...Kötünün kötüsü oldukça, kötüler iyi gibi geliyor demek ki... Ya da artık biz mi olgunlaşıyoruz... Acılara alışıyoruz... Acıyla yaşamayı ya da ders almayı öğreniyoruz...


Aman neyse ne... nefret etmek de zor iş yahuu....şimdi daha rahatım... Affetmek de güzelmiş... Ama bir sorun var: affettiğim kişiler maalesef bunu hiç bir zaman öğrenemeyecekler; çünkü onlarla hiç bir iletişimim yok... Ama ben rahatladım, üzerimden ağır bir kin kalktı... Allah'(cc)a havale etmek ne güzelmiş...


Artık onlar da pişman olup tevbe ederlerse kendileri kazanır... Ben güzel düşünmeyi başardığım için bugünden itibaren kazançlı hissediyorum kendimi... Demek ki bayramın fazileti, barışı sevgiyi de beraberinde getiriyor....


İYİ BAYRAMLAR...........

seni çok özledim


Ne zaman sana ihtiyacım olduğunu hissetsem, bana yetişiyorsun... Seni bir kerecik görmem bana uzun süre yetiyor, yokluğunu hatırlamadan... Yanımda bir fotoğrafın bile yok; ama rüyalarımda beni yalnız bırakmıyorsun... Sanki üzüldüğüm günü anlıyorsun ve yine desteğini hissettiriyorsun...


Keşke biri beni senin kadar sevebilse, saçımı senin gibi tarasa, senin gibi sımsıkı sarılsa... Üşüyen ellerimi sıcacık ısıtsa... seni bu kadar özlemezdim...


Kimse senin gibi olamadı... Kimse senin gibi karşılıksız sevemedi...

Seni çok ama çok özledim... Mekanın cennet olsun babaannecim...

Otuz tane torunun içinde benim yerim ayrıydı, ve şimdi senin uzaklığının verdiği acı da bende ayrı...


Bayram geldi ve sadece şunu söylemek istiyorum, yaşlılarımızı ziyaret edelim... Onlar bu küçücük ziyaretten o kadar mutlu oluyorlar ki...
Hepinize iyi bayramlar...


(yukarıdaki fotoğraf , bir huzurevi sakinlerinden Sabriye Ersin...)

değişmek

Değişmek, ne için, kim için...

Eleştiri duymak, güç, gurur kırıcı, dayanılması zor......

Her bir şeyde söyleyecek bi sözün olur, lafı kaparsın havada, ve sevinirsin insanlar seni dinliyorlar diye... Dinlediklerine göre önemli bişiler söylediğini düşünürsün...Gülümsemeyi, dikkat çekmeyi, espiriyi bir hizmet sayarsın monoton hayatın, soğuk bloklarında... renk olmak istersin griler içinde veeee.....

Bu üç parağrafın bağlandığı nokta ise tam tersi bi durum olur çıkar ve bu bir eleştiridir ve sen duymaktan hoşlanmazsın, ama dinlersin çünkü senin önem verdiğin kişiye göre bu davranışın hoş değildir.Ön planda olmak, senin işin değildir... sen sürüyü takip edenlerden olmalısındır ama kendine ait mekanın da ustası... arka planda usta olmayı bilmelisindir... işgüzar, pratik, akıllı ama bunları hiç yapmıyormuş gibi de mütevazi... Ustalığın sukuttadır ve sürüyü yönetene destektir... Bu ideal bir tiplemedir onun gözünde...

Oysa değişmeyi faydalı olmakta bulmuşken, yine mi değişmelidir... Doğru olan hangisidir...
-onun için mi
-kendin için mi?
-yoksa doğrusu bu olduğu için mi?
.
.
.
peki doğru nedir?

sayıklaMAmeliyat


Lise 2 deyken burun ameliyatı oldum: sinüzit vardı efendim, birike birike kis oluşturmuş sinüs bölümünde... Şiddetli başağrıları sebebiyle gidince ameliyat deyiverdi doktorlar, ve oldum ve maalesef yine yazın bacak ağrılarım şikayetiyle kontrol amaçlı gittiğim hastanede, "yine ameliyat gerek bu bacağa ama seçim sizin" diyen doktora bu sefer: "hayır dedim" ama fizik tedavi şartıyla ve 5 yıl içinde olmazsan bacak hareketin kısıtlanır tehdidiyle...


Yıllar önceki 3 kalça çıkıklığı ameliyatı gibi toptan vermediler narkozu burun ameliyatında, lokal anestezi oldu... Ameliyatta her şeyi duyuyorsun... Bilincin yarı açık... Sarhoş gibisin... Bu ameliyatın izi ise ben de sayıklama oldu... Sanırım ameliyatın verdiği stres ve yorgunluktan, sayıklayarak uyandığımı hatırlıyorum... ve ne zaman strese girsem ya da ağır bi yükün altından kalkıp rahatlarsam geceleri bağırarak, ya da konuşarak uyanıyorum, bazen uyanmadan da bi kaç kelime söyleyip susuyormuşum...


Ayrıca küçük yaşta ameliyat olduğum için çok bağımlı bir çocuk olarak büyüdüm... Hiç bir yere tek başıma gidemezdim, yalnız yürürken kaldırımdaki insanlardan korkardım yolumu değiştirirdim... Çok nazlı büyüdüm, okul ortamında arkadaşlarımı da naz yaptım, tabi beni çekemeyenler benden kaçtı... kendi işini tek başına yapamamak gibi bir sorun ile ameliyatın fiziksel izleri de cabası....


Kalça ameliyatını da 5 yıl içinde olmam gerek... Karar vermek zor... ve bakalım bunun izi ya da izleri ne olacak...

Evimmmmm (bi de benim olsaydın)

Yaz tatili bitti 1 Eylül ve işbaşı;dönüşün keyfi ise EVİM EVİM GÜZEL EVİMMMdi elbette.... Geleli bir hafta oldu ama temizlikten başımızı kadıramadık: her yer örümcek ağı, havasızlıktan nahoş kokular, valizler derken epey iş çıktı bize ama insanın evinde iş tutmasının keyfi de bi başkaymış....

Bu arada hemen işi bitirir bitirmez iftar davetlerine başladık... Geçen sene bir çantayla geldiğimiz Sivas illerinde büyük misafirperverlikle karşılandık; malum Ramazanın bereketi ve yardım hissiyatı ile; daha evimizi de tutamamışken, iftar yemeklerine çağırıldık... Öğretmenevinin yağlı yemeklerinden nezih aile sofralarında bulunduk....

Ve bu yıl evimizi düzdük şükür yine Ramazan... Ve davet sırası bizde... 2 davet bitti; baya stresli bi işmiş; asıl davetim 14 kişilik ve Pazar gününü seçtim... Cumartesi beni epey iş bekliyor, bir ayrıntı, benim gibi acemiyseniz yemekleri bi gün önceden yaparsanız iftar günü bi sürprizle karşılaşmazsınız... Yemekler zaten soğuyo, madem ısıtmak gerek, ha bi gün önce yapmışsın, ha 3 saat önce, lezzet farkı elbet olur; ama soğumasın diye yemekleri son ana bırakınca, son an telaşından yetiştirmek epey zor oldu...

Şimdilik bu kadar.... Hayırlı Ramazanlar.... Selametle

Selam...

"Hayal kurmak bedava..."

Geçtiğimiz gün, tarih 10 Ağustos: doğum günümdü; ve yine hayallere daldım... Şimdi bana sürpriz yaparlarmış; diye düşünüyorum...

Derken saat 00.10 da eşim aradı doğum günümü kutladı, aman nasıl mutlu oldum. Neyse ben yine hayallere daldım, eşim gelirmiş bana pasta alıp sürpriz yaparmış diyorum... Sabah oluyor ve yine sıradan günlerden biri... bu ara ben de memleketteyim... Babam hemen hatırladı ve kutladı... ve hatta çocukken bana verdiği bir söz varmış ben unuttum gitti: pastamı alıp piknik yerinde kutlayacakmışız...

Benim için neden bu kadar önemli bu gün... Önemsenmek hoşuma gidiyor; yaşayamadığım, hastane köşelerinde geçirdiğim çocukluğumdan sonra, nazlı büyüdüm ve sonuçta ilgi manyağı oldum... Geçenlerde hastane dosyamı buldum çok duygulandım, dosya sararmış ama içinde beyaza boyanmış sayfalar: alçı kalıntıları...

Sağolsunlar hatırlayanlarım oldu... Çok mutlu oldum... Ama en önemlisi insanın eşinin hatırlaması... Gözüm yolda eşimi bekliyorum; ama bi yandan da telefonda gelmeyeceğini söylüyor... Artık ümidimi kestim derken eşim elinde pastayla gelmiş ben dışarıdayken ve tam bir sürpriz oldu... Çok ama çok mutlu oldum... Sağolsun bugünü hiç unutmayacağım...

Ben nereden gelmiştim buraya, hımm bugün alelacele maillere baktım... Bir tanesinin girişi çok dikkatimi çekti: "Hayal kurmak bedava" diye başlamış; ve sıralamış...
Ben de bedavaya hayal kurdum ve gerçek oldu... Keşke tüm hayallerimiz gerçek olsa....

Yarın KPSS

Yıllarca, o vize senin bu final benim diyen; sunular demolar, örnek ödevler tezler hazırlayan, bir dersten kaldığı için diplomayı alamayıp sene kaybeden ve sonunda binbir zorlukla kazandıkları üniversitelerini bitirmenin heyecanını yaşayamadan,diploma töreninde iş bulma kaygısıyla yanıp tutuşan ve yıllarca uğraşıp branşında görevini yapmayı bekleyen milyonlarca üniversite mezunu KPSS adaylarının yarınki sınavlarında başarılar diliyorum...

KPSS ne bilgi, ne tecrübe... bu başka bir sınav.... vasıflı insanların vasıflarını yerine getirmeye engel konmuş; bir çok mezundan yeterli puanı alabilmişlerinin görevlerini yapmalarına fırsat verildiği bir sınav... virgülün bilmem kaçıncı sırasından sıralamayı kaçırdığı için atanamayan ya da bir kısmının da sözleşmeli görev yapmasına olanak sağlayan bir sınav... ya da güncel olyalardan birisini kaçırdığı için makus talihine yenik düşüren, yeteneği olmayan alanlarda bile başarılı olmak zorunda bırakılan, işte böyle karmaşık uzun cümlelerle bile anlatılamayan bir sınav...

Ne deyim, Allah tüm sınava gireceklerin yar ve yardımcısı olsun... Haklarında en hayırlısı olsun...

sevilesiymiş

Sevgili beenmaya çok güzel bir yazı yazmış yine... Konusu; İngilizce'yi nasıl severiz... :) tabi ki değil,hepimizin ve aslında benim de hissettiklerim, belki de yaşadıklarım... ve ben de çok etkilendim, yorumumu burada da yayınlamak istedim ...

"by the way I'm an English teacher" diyerek sözlerime başlıyorum; ve hep şunu savunuyorum; İngilizceyi sevmeyebiliriz çocuklar; ama sevmiyoruz diye neden başarıdan yoksun kalalım, madem önümüze konmuş bir kab yemek; sevmesek de doymak için yiyeceğiz; sevmiyoruz diye aç mı kalalım... diye vaaz verirken çocuklara, aslında kendime de pay çıkarmışım farketmeden...

hayat da böyle, bazen şartlar, bize boşlukları doldurma görevini verir, bunu yaşayacaksın der... sevmesek de yaşarız; boşlukları doldurmayalım da ölelim mi yani; ya da ölü gibi mi yaşayalım...

gelelim alınacak derse; sevmesek de madem kaçamıyoruz bulunduğumuz durumdan, zevksiz yaşamaktansa, boşlukları doldurmaktan zevk almayı öğreneceğiz ki zevkli yaşayalım elimizdekilerle...

"fill in the blanks with hapiness" o halde...

Sevgili Çalıkuşu artık öğren, bu dersim sanadır ve yine sonuç "güzel gören güzel düşünür"e geliyor... Elbet zor insanın depremde cenneti düşünmesi, ama ne demişler "düşüncesi bile hoş"... Güzel düşünmeye ne kadar da Pollyannacılık dense de; gerçekçilik esasen...

döngü


kaçacaksın benliğinden bile bile

belki geçmişin öcüyle, belki keşkelerinle...

yarışçı pes etmez ki...

güleceksin hüznünle...

ve gidiş...

ya gelir; ya gelmez...

Bir garip haldeyim


Gelecek günlere sabırsızlanıyorum; ama korkumun önüne geçemeden...

Yarınlar var diyorum; ama hep bir yanımda eksik derken...

Bekliyorum geleceği günlerin umudun; ama umutlanmaya buruğum...

Olmamış yaşamlara hasret; ama olmuşlara iç çekerek...

Olmak istediğim; ama olduğum benim...

Göze alamadığım uzaklığa bakarken...
"yorgunum, çok yorgunum, aşırı sinirliyim, sorun falan istemiyorum,tek bir ses bile duymak istemiyorum"

Okullar tatil; ama biz 2 hafta daha devam edeceğiz... Bu sözler de bizim tiyatronun sözleri, çalışan bayanın ızdırabını anlatıyor... Günlerdir beynimde bu sözler var unutamıyorum... Çarşamba sunduk tiyatromuzu, ses sorunu olsa da çok beğenildi... Canlarım pek bir kaptırdılar oyuna ve öyle benimsemiş oynadılar ki... Tüm olumsuzluklara rağmen, iyi sonuç alınca insan mutlu oluyor... Bir de stresi bitti şükür...

Şimdilik bu kadar...

sbs, olimpiyat, tiyatro

Artık okul kapanıyor... Öğrencilerim sevinemiyorlar bile, daha 6.sınıfların sınavı haftaya... Bu nasıl yarış, bu nasıl koşturmaca ve stres... Dün ben de 8. sınıfların sınavında görevliydim... İnanın uyuyamadım, bana ne oluyorsa, çocuklardan çok heyecanlıydım... Üzülüyorum aslında bu kadar küçük yşta bu kadar stres nasıl, doğru mudur bu sınav hayatı... 4. sınıf öğrencilerim bile kıyasıya mücadele içinde... Sonumuz hayrolsun...

Bu arada 7. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'nı izlemek nasip oldu... Türkçe'yi bir yabancının ağzından dinlemek ne kadar güzelmiş...Hele ki 'İstiklal Marşı'nı o küçücük kara çocuklardan dinlerken, insanın boğazına bir şeyler düğümleniyor... Programları öyle titiz hazırlamışlar ki, hakikaten emeği geçen herkesten Allah razı olsun...

Ayrıca tiyatro çalıştırdım öğrencilerime, kulüp etkinliği olarak, iki tane skeç ve Çarşamba sunuacağız... İnşallah Rabbim utandırmaz da herkes tarafıdan beğenilir....

BU KADAR...

"Güdün şu malları"

Dün arkadaşımla ilçede gezintiye çıktık... Hava ne sıcak ne soğuk... Ama rüzgar esince yakıyor... Malum bura Sivas, yaz gelmeyen memleket... Ara sokaklardan birine girdik, arkadaşım bana harıl harıl bişiler anlatıyor, ben ona... Yaşlı bir teyze bizi durdurdu:
"Gızlar durun bakin nere gidiiiiz, alın elinize şu zupayı da güdün bakiin şu malları... "

Hiç böyle bi konuşma beklemiyorduk, inekleri başta görmedik, heralde yer soracak dedik...
"Teyzecim biz beceremeyiz ki" dedik...
Sonra kadın devam etti:
" O zaman ben de gağıt galem getiiriin de ookuma öğretin ya"
"Ha bak o olur teyzecim, ondan anlarız " dedik, iyi günler dileyip hep birlikte gülüşüp uzaklaştık...

Canım yurdum insanları, ne kadar cana yakın, hiç tanımadığı insanlarla konuşuyor, yüzlerinden tebessümü hiç eksik etmiyor...

Simple Past

"Simple Past" Türkçe karşılığı "basit geçmiş"... "Seize the day" ise , anı yaşa... Yabancılar işi biliyor... Geçimişi basite alıp anını yaşıyorlar...

Aslında böyle yaşamak lazım, geçmiş ise geçmesine izin vermemiz lazım... Kötü hatıraları hatırlayıp kendine eziyet etmek ya da mutlu anını bozmak pek akıl karı değil... Cahiliye dönemini düşününce neler unutulmuyor ki; ancak ders almak şart geçmişten... Direk de silmemek gerek... Bedelini ödeyecek kadar da üzülünmüşse , e yeter demeli, ve işte o zaman gününü yaşamalı...

Beynimizin sağdan özellikler tuşuna basıyoruz ve geçmişi sil diyoruz...

YOL 3


Artık sevilmemeye ve horlanmaya inat bile yok... Üzülmek yok geçmişe... Kaybetmek bitti... Asıl zulmeden kaybetti... Gerçek değeri veren kazandı... Yıkan yakan ise kendi yandı, kendi yıkıldı... ve yol bitti... Zübeyde mutlu, Zübeyde umutlu...

Ben Çocukken...

Çocuklar büyük olmak ister, büyükler ise çocukluğunu özler... Bir öğrencim ne olmak istediğini söyledi ama liste bir hayli kabarıktı... ve bana çocukuluğumu hatırlattı... benim listem de az sayılmazdı...

Ben çocukken ilk tanıştığım meslek, doktorluktu... Daha yürüyemeden hastaneyle haşır neşir oldum ve yaklaşık üç sene de yattım, ilk yürümem de beş yaşında gerçekleşti... Annem, emeği hakkı çooook, hastane camında beni bırakınca, gözyaşları sel olmuş:" şöyle üstünü başını giydirip okula gönderebilir miyim acaba"derken, bu lafını beni gelin ederken hatırlattım ve ikimiz birden koyverdik... İşte taa o zaman beni iyileştiren doktorum gibi doktor olmak istiyordum... Canım annem de hala hayıflanır, "ben senin doktor olmanı istiyordum" diye...

Saçlarım uzun ve düzdü, ee artık iyileştim de, tüm ailenin ilgisi bende, beni çağırırlar oyunumdan ve hadi çalıkuşu bir şarkı söyle derlerdi, ben de başlardım " saçlarını dağıtırsın, rüzgarlara bırakırsın, sen sevmeye alışıksın, seni sevmeyen ölsün..." Hem şarkıcı hem de balerin olmak istiyordum... parmak uçlarımda yürüyerek provalar yapar hayaller kurardım... Bağlamam da olmalıydı, Türk Halk Müziğinden parçalar da söyleyecektim...

Canım babacım öğretmendir ve ben de artık okul çağındaydım ve elbette öğretmen olmak istediğimde kararlıyım, ama ne öğretmeni...Ortaokula gelince, hangi öğretmeni sevdiysem o branşın öğretmeni olacaktım... Resim öğretmeni olmakta kararlıyken, karşıma annem dikildi ve izin vermedi, vazgeçtim...

Artık lise çağındayım ve Anadolu Öğretmen Lisesi'ne de gidince tek mesele branşı seçmek kalmıştı... Derken İngilizce Öğretmenim babama dili seçsin deyince, ben daha durur muyum, sevdiğim öğretmenim beni övmüş, ve kararım da kafamda belirmişti... derken...annem yine istemedi... Ancak bu sefer devreye babam girdi, "yaw hatun bırak çocuğu dedi" ve yıllar sonra buralardayız şükürler olsun...

Kararlarımızı bazen tek başımıza veremiyoruz... Kendimiz seçsek de bazen hata yapabiliyoruz... Sanırım çocuklarımızın bu meslek seçimindeki kararsızlıklarına, biraz da bizler sebep oluyoruz... Bizlere düşen onları engellemek değil, olurları olmazları onlara sunmak, seçimi onlara bırakmak, ve iyi destekli yönlendirmektir...

Rüyalar Gerçek Olsa


Rüyaların dili olsa, alır birini vurur ötekine...
Hatırlatır sana sürekli unutmak istediklerini
Acının tadı hala dün gibi taze...

Ya da

Kıymetini bildirir, hayattakini kaybettirerek
Göçürür seni gerçek diyara,
Yaşamanın şükranına vardırarak...


by ÇALIKUŞU

AKSİLİK üstüne AKSİLİK

Ben hiç yapmam dediğimiz aksilikler başınıza öyle çöreklenir ki, yeri gelir 1 tas yoğurt çorbasını, mutfağın orta yerine dökersiniz, sonra saatler süren temizlik de kısa günün karı oluverir... E ne vardı da döktünüz: esasen o günün hedeflerinde evi temizlemek vardır ama TV başında ya da boş işlerle bi şekilde vakit geçer ve temizlik ertelenir... Ama ertelenemez hem de dipli köşeli olur....

Efendim Müdür Beyin değer verdiği çok önemli belgeler velilere imzalatılmak üzere yetkili kişilere verilir; ancak o önemli kağıtçıklar dönüşüverir birer kağıt kumbarasına atılmayı bekleyen sarı sayfalara...Neden mi: öğrenciler çiçek getirmişlerdir, ancak yetkili kişimiz ise dolabındaki o önemli belgeleri alır, poşetine koyar, unutur öğrencilerin verdiği o nadide çiçekleri de oraya yerleştirdiğini... keratalar da saklanmışlardır... çiçeklerin suyu sen beyaz kağıda ak ve dönüştür canım belgeleri sarı sayfalara... Ve yetkili kişi düşünür "ne vardı da dolabında duran kağıtları yanına alacak, duruverseydi yerinde de sen de bugün rahatça uyusaydın" diye... Ama nafile olan olmuştur...

Her işte bir hayır vardır düşüncelerimle olayın kahramanının bizzat KENDİM olduğumu gururla açıklıyor ve yarın ola hayrola diyorum...

Saygılar...

YILIN ANNESİ

Yine geldi "anneler günü"ymüş... Neymiş "annenize şunu alın", "1-10 Mayıs tarihleri arasında süper indirimler sadece anneleriniz için..." Efendim kompozisyon yarışmaları, yılın en iyi annesi ödülleri...Falan filan...

Bir de Ali'ye sormak lazım "anneler gününün anlam ve önemini"... Annesi babası ayrılmışlardı, o daha 5 yaşıdayken, bir ablası ve bir de kardeşi vardı birer yaş arayla... Çocukları paylaştılar, büyük annede, küçük babada... ee ortancı nereye... bu durumda yuvaya gitmesi en uygun diye düşündüler... Ama vicdanlı halanın yüreği dayanmadı ve yanına aldı... Anne ile Ali aynı diyarda, ama farklı çatılarda... Kardeşleri "anne" derlerken buluşmalarda, Ali ise "anne- baba" kelimesini lugatında mühürlemişken, etrafında duydukça da tepkisizleşmeye alıştırıyor kendini... Ve yıllar böyle geçiyor...

Anne ile Ali elbette karşılaşıyorlar, Ali öyle saygılı ki kendisine analık yapmayan; ama kendisini doğuran kadınla bir araya geldiğinde asla saygıda kusur etmezken, bir kere bile " Beni neden bıraktın?" diye sormuyor... ve anne yılın annesi ödülünü almaya hak kazandığı soruyu soruyor Ali'ye :
"ben senin neyin oluyorum Ali?"
Ali'yi hiç bir soru, hiç bir acıklı anne- çocuk sahneleri, hiç bir anneler günü bu kadar üzmemişti... Sadece şunu diyebildi gözlerin nemlenerek:
"Uzaktan bir akraba"... ve sonsuza dek sustu...
Bugün çok şükür mutlu bir günü yaşıyorum... İnsan verimli olunca kendini iyi hissediyor... Bugün çok faydalı bir kaç iş yaptım... Yeni bir yemek denedim "Patlıcan Kebabı"... Eşim de beğendi... Tabi O beğenince ben de çok mutlu oldum...

Diğer faydalı iş ise su ısıtıcımı temizlemekti... Bayağı kireçlenmişti; sabahları vakit az olduğu için çayın suyunu ısıtıcıda kaynatıyordum... Ama artık çayın tadını bozmuştu... Sirke ile temizlediklerini söylemişlerdi arkadaşlar ama cesaret edemiyordum... ve bugün denedim... Yarım litreden biraz az sirkeyi koydum ısıtıcıya; yarım litreye de üstüne su ekleyerek tamamladım, bi kaç kez kaynattım... Sirke baya bir köpürdü kaynayınca ... sonra bir güzel yıkadım içini... Şimdi ışıl ışıl tabanı ısıtıcımın...

Diğer faydalı işim ise yeni iki tane kavram öğrenmek oldu... Hep duyardım ama ne olduklarını bilmezdim... "Suizan ve hüsnüzan" ( http://www.dinimizislam.com/ )

Suizan(sû-i zann), birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması yani zannetmek suizan olur. Mesela birisinde bir kalem görünce, (acaba bu kalemi çalmış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (çalmış olabilir) diye zannetmek suizan olur.

Hüsnüzan(hüsn-i zann) ise iyiye yormaktır, hakkında emin olmadığımız işlerde güzeli düşünmektir...

Psikologlar ; kişisel gelişim kitapları aslında hep demez mi, olumlu düşünmeyi, önyargılı olmamayı... Demek ki tam yaşandığında İslam;bireyler mutlu, huzurlu, başarılı oluyor...


Ben parolamı buldum, sizlere ise güzel günler dileklerimle...

bensen senben

Sadece korkuyu hissetti... Her şeyi varken bir anda hiç birşey oldu... Tam ben buyum diyecekken, oyunun içinde bulundu... Küçücük kafasının içinde ikincisini de yaşadı, "sen ben ol ben sen" dedi...

Kişilikli görünen yüzü, sakladığı korkunun gücüydü... Hata yapmaktan korktu; yaşamayı hata sandı, rüyada buldu kendini... Her anını kaydetmek istedi, ya kayıt altına alamadıkları... Onlar zaten kayıttaydı, bir gün karşısına çıktığında ne yapacağını bilememezliğin verdiği korkuyu hissetti... ve yine ikinci ben oldu; daldı ve yine uyandı görünen yüzü... Bu böyle sürerken, dolana dolana düğümlendi...

Düğümlendiği noktada seçimini yaptı: ya karmaşada dalgıçlık... ya görünen yüzündeki kişilik... ve ben beni seçti... korkuyu terketti... huzuru hissetti...

Nihayet aylar süren tedaviye cevap verebilmişti... uykudan uyanan gözlerini gerçek dünyaya dikti ve "çok mu oldu?" diye sordu gülümseyerek...

Pazar Sendromu

Şu Pazar günlerini ne zaman seveceğim acaba... Sabah saatlerini de geride bırakınca, içimdeki sıkıntı da başlıyor... Ütüydü, yazılı sorusu hazırlamaktı, derslere hazırlıktı derken içimi bir sıkıntı bastı ki... Yarın da nöbet var... Sene sonuna tiyatro da çıkarmam gerekiyor... Çok yoğunum... Ama boş boş oturuyorum... Atalet terket beni...

Neyse işin ucundan kulağından bir yerinden başlamam lazım... Başlamak bitirmenin yarısıymış... Yazılı sorusu hazırlamak en zorlandığım ama bitirince en çok rahatlayacağım işim...

Haydi Bismillah...

Dönüş

Ben geldim... Neredeydim ki geldim... Efendim memleketime gittim... "Taşını toprağını özlemişim" diyenler bana çok komik gelirdi, yaw insan ayrı kalınca gerçekten özlüyormuş taşını da, toprağını da, suyunu da... Çok uzun kalamadım, eş dost göremedim ama bana da bi değişiklik oldu, hayırlı işlere vesile olmak ve hayır dualar almanın mutluluğu ile dönüşüm gerçekleşti...

Bi kaç günlük ziyaretten sonra memlekette olmak arzum da bitiverdi, efendim insanın eşi olmayınca yanında, gönlü de çabuk geçiyomuş özlediği memleketinden... Diyorum ki sanki aylar öncesinde O mu vardı? Yok tabi ama insan güzel şeylere çabuk alışıyor... Bi de evimi özledim ne yalan söyleyim...

Umarım mutlu mesut günler bizleri bekler...

Cennetimi kaybettim

Bulduğunu sanmıştı, Cem, kaybettiği aşkını... Adı Cennetti... Kendisini terkeden, en zor zamanında, gözünün yaşına bile bakmayan, üstelik evlenmeyi düşündüğü Aslı'nın yerine koymuştu... Cennet'te Aslı'yı yaşadı. Ama yaşama tarzı yanlıştı...
Aslı'nın ona yaptıklarını, o da Cennet'e yaptı...

Terketti Cenneti... Yalanlar içindeki Cennet şaşkın... Kendini kaybetti, umudunu, geleceğini yalana ödünç verdi...
Cem ise asıl kaybedendi... "Cennetimi bulayım" derken, hırsı uğruna, Cenneti bitirdi, Cennetini kaybetti...

BEN BAHAR

Bu bahar benimdir...

Geçmişti, gürültüydü, stresti, acıydı, hatıraydı, ihanetti, gidenlerdi, ve yaşanacaklar yaşandı.... Bahçede bu sefer ağaçlar var, huzur var, renk var, köhne karanlıklar griler yeşile boyandı, uyanma vakti geldi çattı....

Bu bahar benimdir... Bu sefer görüyorum ve hissediyorum baharın geldiğini... Ben hep hüzünlenirdim, baharların benden alıp götürdükleri şeyler vardı ve hiç bir bahar benim olamadı...

Ama ...bu bahar benimdir... Bu bahar başka bahar... Güneş bir başka, ben bir başka... artık beklentiler yok; uyanış ve yeniden doğuş var... baharı derin derin solumak var...

Bu baharda BEN var...

Başın sağolsun Türkiye...

Muhsin Yazıcıoğlu hayatını kaybetti... Bugün malesef bu acı kaza ve kayıp olayı, duymak istemediğimiz vefat haberi ile sonuçlandı... Muhabir ise hala kayıp...

"Kayıp,umut,kaza, kader, ihmal, ecel,acı,öfke,vefat,taziye..." bir çok laf dolandı durdu... gidenler gitti ve biz de çook üzüldük...ben de artık Sivas'lı sayılırım ve Sivaslı hemşerilerimizin hüznünü çok derin yaşadım...Onlar kavuştular Yaradana da çak acı bir kavuşma oldu bizler için... geride kalan evlatları, bacıları, anaları, babaları düşündükçe, ağlamamak elde değil...

Yapılacak şey elbette ağıt değildir, Rahmet dileyip dualarımızı eksik etmemek, onları Kur'an-ı Kerim ile uğurlamaktır...

Başın sağolsun Sivas, başın sağolsun Türkiye...

Kim Kazandı?

Bu yaşanmış bir öyküdür , telif hakkı ise çalıkuşuna aittir... Burada geçen kişi ve kişiler herkes olabilir...

Biricik arkadaşını mutlu etmek için, hasta haliyle burnunu çeke çeke, saçlarını sarıyordu Özgün'ün... Sabahtan kapanmışlardı odaya akşamki misafirler için... dolaptaki tüm kıyafetler denendi... aksesuarlar ayarlandı, saça son şekil de verildi... eee en yakın arkadaş Elif de o gün onlarlaydı... ve bir modacı gibi süslemişti Özgün'ü...Özgün ise Elifin kazağını beğenmemiş kendisinikinden giymediği bir tane vermişti o gecelik...


Ding dang dong... Özgün pır pır uçuyordu... Aile dostunun oğulları Berk de geliyordu... Sanki gelinlik giymiş de ilk dansını yapmak üzere sahneye çıkma zamanının geldiğini haber veren düğün dans müziği çalmış gibi, içi içine sığmamıştı kapı zili çaldığında... Zavallı Elif de onun sevincine ortak olmuş, Özgün'ü sakinleştiriyordu... çok güzel olduğunu söyleyerek...

Hiç de kıskanıp özenmemişti Özgün'e bir gün olsun... Çünkü biliyordu ailesinin sınırlarını ve mutluydu kendine yeten yaşamında... Tok gözlülüğü ailesindendi...

Berk, Özgün ve Elif kızma birader oynadılar... Yaw bu Elif'in de amma şansı açık... Yine kazandı, ama bu biraderler Elifciğin şansını kıskanmaya başladılar... Eee yenilen pehlivan güreşe doymaz... Berk'in isteği üzerine Özgün satrancını getirdi, Elif bunda kesin yenilirdi ama plan işe yaramadı... Elif bilmiyorum dediği oyunu kabaca anlatan arkadaşlarından ne de çabuk kavramıştı... ve galibiyeti ne de mütevazice yaşıyordu....


Bu yenilgi çok ağır geldi Berk'e ve Berk hayranı Özgün'e... Nasıl canı yanardı bu Elif'in... Berk tutamadı kendini...
Berk:''Yaa sen de amma burnunu çekiyorsun abi yaa...''
Özgün: "ııyyy evet dimi yaaa" "ay yaaa kazağı da çok kötü dimi Berk..."
Berk: "yani bence de ve de çok banel.""sen çok şıksın ve saçların çok güzel"
özgün: "yaaaa beğendiğine çok sevındım... ben yaptım"...


Yaaaaaaalaaaaaaaannnnnnnn külli yalan... Bu nasıl insanlık ve bu nasıl arkadaşlık... 12 yaşına ilk hayat sillesini yedi Elif... ve oyunu açık ara ile Berk ve Özgün kazandı... yıktıkları ise Elifin onuruydu...


Elif ise hıçkırıklar içinde, indi alt kata ve hemen arkasından koşmasını beklediği arkadaşı gelmeyince işte o zaman yenildi ve bu yenilgiyi ömrü boyunca unutamadı...


İnsan Sosyal Bir Varlıktır.

Çalışmak, verimli olmak ve de kendini paranı kazanmak güzel de... tükenen enerjinle, çalışma saatleri dışındaki vaktinde, ölü bedenle geziyorsun... Belki beden işçisi değiliz ama beyin yorulunca ve saaatlerce yüksek gürültüyle karşı karşıya kalınca, bir beden işçisinden belki çok daha fazla yoruluyorsun... Ev işi, yemek, temizlik, ütü ise bitkin vücudunla yaptığın son güç denemeleri... İyi ki haftasonları var...



Çalışma hayatına atınca kendini sosyal hayatını sınırlandırıyorsun, belki de sıfırlıyorsun... Bazen konuşmaya bile mecalin kalmıyor, işte benim gibi yazıyorsun... İnsan sosyal bir varlıktır hükmü sanırım, tatillerde ve bayramlarda geçerli...


Bayram değil seyran değil, biz nasıl oldu da sosyalleştik... Bugün aylardır gidemediğimiz, sürekli ertelediğimiz komşularımıza gittik; yaşasın artık da biz de sosyalleştik... İnsan içine karıştık... Bu bana yazılı hazırlama gücümü ve isteğimi kaybetmeme mal olsa da, sosyalleşmeye değer... İnsan sosyal bir varlıktır dimi ama...


fotoğraf

sevmek..?


Live Traffic Feed kayıtlarına şöyle bir baktım da Türkiye'nin hemen her yerinden insanlar ''sevmek suç mu?'' diye aratmışlar google'dan ve sayfama gelmişler ...


İnsanlar demek ki kendilerine sevmenin suç olduğunu hissettirenlerle karşı karşıya kalmışlar ve yalnız olmadıklarını görme ihtiyacı duymuşlar... zaten bazı şeyler sanırız ki sadece bizim başımızda var ve başkaları da yaşayınca tabiki sevinmeyiz, ama rahatlarız...


Sevmek neden suç olsun ki, şu zamanda gerçekten seven kaç tane kaldı... gerçekten sevenler de bırakın sevsin... Zaten gerçek sevenleri Allah görüyo :) ya istekleri oluyo... ya da ahları tutuyo...


Gerçekten sevmek sevilmek ümidiyle...

akşama daha çok var

Gündüzleyin, sabah vakti, hava karanlık, yerle gök bir olmuş sanki, rüzgar çok sinirlenmiş,yerden alıyo göğe savuruyor, penceremdeki turuncu bina ise varla yok arasında, turuncu sisten görünmüyor....





İçim de karanlık bugün nefes aldıkça bişiler batıyor bağrıma; göğüs kafesim dar geliyor nefesi içime deriiin deriiiin çektikçe; ama hala nefes alamıyormuşum gibi geliyor... Sanki hava oksijen fakiri olmuş da bana da gıdım gıdım veriyo...


Hava hala karanlık, ama akşama daha çok var...

ölüm çok yakın

Yaklaşık on dakika önce çok değerli bir hocamın, kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldığını öğrendim.... Beynim durdu... Neden ilk anda kabullenemedim... İlk sabır nedir...

Rabbim ölüm ne kadar yakınmış... Başsağlığı dilemek ne kadar zormuş... İnsan sevdiklerine yakıştıramıyor... Sanki hiç gitmeyecekmişiz gibi geliyor... İçim sızlıyor...

Rabbim taksiratını affeder inşallah... Kalanlara da sabırlar verir inşallah...

ve bu hayat koşturmacası içindeyken diyorum ki ben ne kadar hazırım... biz ne kadar hazırız...

e bebeğim e e e...


Zııııııııırrrrrrrr zııııııııırrrrrrrrrrr zıııııııııııııııırrrrrrrr


İnşallah 7 deildir... Ohh az daha uyuyayım; aman bgn de kahvaltıda çay olmayıversin... 3.zil ve 7.30 artık kurtuluş yok.... uyanma vakti.... üzerimi giyeyim hemen... Akşamdan da hazırlamadım kıyafetimi, dikil bakalım dolabın önünde... bunu dün giydim, bunu geçen giydim aradan biraz zaman geçsin, bugün biraz renkli giyineyim, hep siyah da olmaz ki, ayy bu da dar geliyo artık, ee ben ne yapıcam şimdi, bunla da sadece bu giderdi... :(


Zaman pırrrr uçuvermiş, olamaz. Eyvahhhh.... hemen giyinmem gerek geç kaldım ya yine :( Söz bi daha 5dk erken çıkıcam, soluk soluğa kalmıcam... Uykum bir var ki, oh ne güzel şimdi insanlar sıcacık evinde mışıl mışıl uyuyo... Uyumak istiyoruuuuuuuuuuuuum...


Öğle arası uyuyabilir miyim acaba.... şu dersler de bir geçse... boğazım yine ağrıdı. 'Repeat after me' diye diye gitti sağlık elden... ha ne diyodum uyku.... uyumak ne güzel şey Ya RAB...


Ohh sonunda ders bitti, öğle arası... hava da bi ılık, bi soğuk... benim gibi ne yaptığını bilmiyo, eve gideyim boşver yemeği... hemen uyucam... sonunda geldim eve...
Hemen uyucam... Neeerdeeeeeee.... UYKUM KAÇTI.... Ben akşama ne yemek yapıcam :(

TAŞ BEBEK


İçi cızzzzzzzz etti Fahriyenin... hayatta en çok istediği onun olmuştu... Taş Bebek onun oldu ya; artık onu hiç bir şey mutsuz edemezdi... ne arkadaşlarının horlaması, ne anasının bağırmaları, ne de babasının azarlamaları... O bir yolunu bulur oynardı nasıl olsa bebeğiyle...


Derken bir gün bebeği dile geldi, can buldu... ikisi birbirine yoldaş olmuştu... dünyada yapamayacakları şey yoktu, hayat ve yaşamak çok güzeldi küçük Fahriye için... Onun o büyük, yüce sevgisi cansız bebeğe can vermişti... bu sırrı bir Fahriye biliyordu bir de TaşBebek...


Taş Bebek artık sıkılmıştı bu sevgi oyunundan, zaten zoraki sevmişti, ilgi hoşuna gidiyordu; gerçi bu da bir yere kadardı; ama bu Fahriye de çok işe yarıyordu be, yokluğu zarardı... Taş bebek, taş kalpli bebek Fahriye'yi bir güzel parmağında oynattı... Bir sağa bir sola, olmadı öne, hadi arkaya...

Zavallı Fahriye de, Taş bebek ne derse yapıyordu, ya onu bırakırsa diye... Ondan başka arkadaşı yok ki, giderse Taş bebek, ne yapardı bi başına Fahriye...


Fahriye artık yoruldu Taş bebeğin isteklerinden, nazlarından, yerli yersiz şikayetlerinden, eleştirilerinden, aslında yorulmuştu sevilmemekten... ve bir karar verdi hiç istemeden,canı yansa da, Taş Bebeği sahibine geri verdi, zaten hiç Onun olmamıştı ki...


Güllerin Efendisi


''Allahım bana öğrettiğinden beni faydalandır,fayda verecek bilgiyi bana öğret ve ilmimi arttır... Fayda vermeyen ilimden, korku duymayan kalpten, kabul edilmeyen duadan,doymayan nefisten, insanı maddi ve ruhsal huzursuzluğa düşüren açlıktan, hıyanetten, cimrilikten,korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan, sıkıntılı yaşlılıktan Sana sığınırım...''
''Senden iffetli yaşamayı. dünyam, dinim, aile fertlerim ve malım hakkında sağlığı ve güvenliği istiyorum. Eksiklerimi ört, korkumu güvenliğe çevir,önümdeni ardımdan, sağımdan, solumdan, üstümden gelebilecek günah ve felaketlere karşı beni koru...''
"Allahım, yalnız sana inandım, yalnız sana güvendim, yalnız sana teslim oldum, yüzümü yalnız Sana çevirdim, bana sevgini ve sevgisi Senin katında fayda verecek kimselerin sevgisini nasibeyle... Güllerin Efendisinin şefaatine nail olmayı nasibeyle..."
"Ey Rabbim, hakkında kesin bilgim olmayan şeyi istemeken Sana sığınırım... Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum... Ey Rabbimiz, Sen bizi affet, Sen bize merhamet et, Zira merhamet edenlerin en hayırlısı Sensin..."
GECEMİZ MÜBAREK OLSUN...

ZAMAN


Tahlil sonuçları henüz eline ulaştı.... inanamadı teşhise... adımları yavaş, düşünceleri seyrekti... Adeta beyni durmuş düşünemez olmuştu... ama içinde tuhaf bir soğukkanlılık vardı... Acaba hala idrak edememiş miydi ölümün ona ne kadar da yakın olduğunu... Ne de olsa böyle şeyler hep başkasının başına gelirdi...


Yavaş yavaş düşünmeye başladı.Ne de acımasız davranmıştı vücuduna... Hiç sağlıklı yaşamazdı... Dünya umurundanmıydı ki... Hiç canını kaybetmemişti ki kıymetini bilsin...


Terledi terledi geçmişini ve geleceğini düşündükçe... Ne çok günah ve ne kadar az zaman... Ortalama 60 seneden 27 sene daha dolmamıştı... Olamaz biraz daha biraz daha.... 'zamaaaaaaaaaaan' diye bağırarak uyandı 'ohhhh' dedi ve şükretti...

bir umut alsana

Ölmek istemişti Didem... Kime faydası vardı; kim seviyordu ki onu... hayatı hatalarla dolu çember; yuvarlana yuvarlana başı dönmüş, çıksa çıkamaz, sevse sevilmez... Ancak göğe yükselirse dinerdi içindeki bu sancı... Ona göre hayatta ya iyisindir ya kötü; ama en kötüsü nötr olmaktır... Ne varlığın farkedilir, ne yokluğun...


Derken küçük bir kız gelir, eteğini tutarak... 'Abla bir mendil alsana'... Çıkarır cebindeki tüm parayı ve alır bir bir umutlarını...

Kardan Öğrenciler

İşte öğretmenliğin tadını ilk kez aldığım; ailemden ilk kez uzak kaldığım; ama YİBO ailesiyle tanıştığım, ilk gözağrım; şimdi ise çok özlediğim; eski demeye kıyamadığım canım okulumdan, canım öğrencilerimin yaptıkları kardan adamları seyreyleyelim...

Şu güzelliğe bakar mısınız....



Arka plana dikkat!.... Özellikle kollara...

Sizi çok özledim canım öğrencilerim... Kimbilir hanginiz yaptınız bunları... Şimdi orada olmak, bu fotoğraflar arasında sizlerle yeralmak vardı...
Kıymetli arkadaşım bana bu fotoları yollamış; ne de iyi etmiş, beni çok duygulandırdı...

Kompozisyon

Borç harç aldığı 2.el arabayla kaza yapmıştı, şükür kendisinde bişi yok ama öndeki araca vurunca acemilikten %100 suç ile yedi trafik cezasını... Kafasında da ''ee evden kavga ederek çıkarsan işin gücün rast gitmez... Mobilya taksitlerini bitirmeden de araba benim neyime... ama doğacak bebek için de araba şart... yoksa acil bişi olsa hastaneye kim götürürdü bu yeni atandığım memlekette; üstelik de kimseleri tanımazken'' cümleleri pır pır uçuyo...

Offf olamaz derse yine gecikti... Üstelik tek geciken o deil; ama müdüre yakalanan hep o... ''stajyer öğretmen okula yarım saat erken gelir yarım saat geç gider''... bunu bırak geç kalmakla mimli... İşin kötüsü araba da bağlı ''kaza yaptım ''dese müdür hiç inanmaz ortada somut delil yok...


Ohhh kimsecikler yok... sınıfın kapısına doğru sessiz adımlarla ilerledi ama bir ses:''Ahmet Bey odama kadar gelir misiniz''.........


Yedi bi güzel fırçayı Ahmet... niye savunmaz ki insan kendini... Savunulacak hal mi kalmış... araba gitmiş; gırtlaktaki borcun üstüne de bu ceza hiç iyi gitmemiş... Bu fırça ne ki...


Sonunda sınıfın kapısına gelebilmişti Ahmet... Şöyle bir silkindi:


''Evet çocuklar bugünkü dersimizde kompozisyon yazacağız... Konu şu: 'Farzedin ki; evi ile sorunları olan; ekonomik problem yaşayan ve üstelik de okul müdürü tarafından horgörülen bir öğretmensiniz ve ders anlatmanız gerek; öğrencilere karşı sorumlulukarınız var. Bütün dertlerinizi sınıf kapısından dışarıda tutan bir öğretmen nasıl olabilirsiniz...' Size verilen bu bilgiler doğrultusunda serbest teknik kullanarak bir kompozisyon yazın...'' dedi ve bekledi, gelecek cevaplar belki onun işine yarabilirdi... Ne de olsa stajyer öğretmendi ve öğrenecek daha çok şeyi vardı....


(Bu kısa hikayede yer alan kişi ve kişiler tamamen hayal ürünüdür ve telif hakkı ise çalıkuşuna aittir...)

KARINCA kararınca


Karıncaları görünce daha fazla çalışma isteğim geliyor...

Yorulunca da diyorum ki çalış çalış nereye kadar...

Yüklerler üstüne taşıyamayacağın tonlarca yük...





görsel:


YOL 2


Yol uzundu, yol çileliydi, yol hiç bitmedi, Zübeyde hiç dönemedi................


Yanlış üstüne yanlıştı... Yolu çıkmaz yol... Tek derdi nefes almaktı... Gelecek onun için sadece 24 saatti; tek gerçek olan buydu... ''Önüm arkam sağım solum ebe....'' Ebelenmişti Zübeyde... Çocukken en çok saklambaç oyununu severdi ve bu sefer gerçekten ebelenmişti; kaçış yoktu; çömlek de patlamadı.... Gri gerçeklerin tam ortasındaydı ve saklanacak yerler sanki yutulmuş ve bi korku filminin başkahramanı olmuştu...


Yol hiç bitmedi; Zübeyde hiç dönmedi....
Evet hiç dönmedi ama bu bir kabustu, her gün keşke hayal olsa diye dualar ettiği ama hiç dönemediği gerçeklerdi ve yol bu gerçeklerle hiç bitmeyecekti....


Ve Zübeyde her almaya çalıştığında; göğsünü parçalayan 2 soluk nefesiyle; kendisini büyük şehre iten geride kalanlara dönmeyi başardı... O sevmediği, küçümsediği kasabası meğer onun cennetiymiş.... kendini hiç bu kadar huzurlu; hiç bu kadar güçlü hissetmemişti... Hep ezilen Zübeyde'nin önünde şimdi dağlar duramıyordu.... duramıyordu ya dışı aslan; içi minik kedi...


Ve Zübeyde bu kabusta bi hüzme buldu; var olsun istediği; ama yok olduğunu bildiği...


Ve yol uzun; yol çileli...
Kimselere kızamıyor; kendine bile... pislik ve zillet içinde bir cilve_i hayatın olmayacağını çok acı anlayıp ; olmayan bi hüzmenin yansımasından umut buluyor....


Ve hayat-ı sırriyeye akıl ermez.... Zübeyde dertli; Zübeyde çileli...



(bu bir hikaye denemesi 2 dir ve burada yer alan kişi ve kişiler tamamen hayal ürünüdür; telif hakkı ise çalıkuşuna aittir...)

Gülmek Belki


Gülmek bir mutluluk simgesidir... sanırız ki hep mutlu kişi güler... Oysa çok gülen insanlar beni hep düşündürmüştür...


Kimbilir o gülen tatlı yüzler hangi acının maskesi; ya da acıların... Her gülüşte oluşan o mimik kırışıklıkları belki gerçek çizgiler... onlar gizleyemiyorlar; ne kadar gülmenin arkasına saklansalar da, bu bilinmez belirti kaçınılmaz oluyor belki de...


Dert deryasında boğulan yüreklerde bir rahatlamanın simgesidir belki de gülmek... Ya da gerçekten gülmek istediğin için gülmek; her şeye, vara yoğa gülmek belki... Gülemediği için gülümsemeye çalışmak belki... Acının dozu öyle aşmıştır ki karşıdakini üzmeyim diye anca tebessüm edebilmek belki...


Ben hangi gülenlerden miyim... Belki de hepsi...

Sevmek Suç mu?


''Kızıl bir güneşin önünde;

Mavi bir yelkendir hayat,

Alır götürür seni bilinmeyen derinliklere...

Sevda mavidir, mavi ise umut,

Sen yüreğini hep mavi tut.''



Bu klasik mesaj ile teklifini kabul etmiştim Mr.S'nin... Hey gidi günler hey... O beni bilmezken ben onu sevmiştim bu efendi tipli; kendine güvenli; altın saçlıyı... Kimselere diyemedim baktım beni görmez; hanım arkadaşı bilir, ben de ümidimi keser ve artık güvenebildiğim bir dost olarak görmeye başlarım kendisini...



İlahi adalet yukardan izler gibi; bir gün bizim Çağla gözlünün rüyasında ona fısıldar; ve benim siluetim beliverir Altın saçlının rüyasında SEVGİLİ adıyla; hem de öğle uykusunda; üstelik hiç gündüz uyuma huyu olmazken... Bu sırlı olay ile uyanan Yeşil gözlü sarılır telefona ve teklif eder hoş bir sada ile...
ve Çalıkuşu şaşkın; Çalıkuşu umutlu; Çalıkuşu mutlu; Söyleyin sevmek suç mu?
Her gününüz SEVGİLİLER GÜNÜ olsun...

İKİNCİ BAHAR


Hayattan erken emekli olmak mı

Daha yaşayamadan gerçekleri;

Bilmeden gideceğim yerin beni nasıl karşılayacığını;

Beni bekleyen Gül kokulu bir bahar mı

Yoksa is kokulu dipsiz ataş mı


Emeklilik gelsin artık dediğim anlar dursun

Ben daha yeni doğdum.

Çok çalışmam gerek çok...

Daha borçlarımı ödeyemedim ki;

Kendim için bi kazancım olsun...

Hayattan erken emekli olmak mı...

Şimdilik daha çok erken...

Hele bi ikinci bahar olsun......


Baharı erken bulmak ümidiyle ÇALIkuşu

YOL


Hava karanlık, içi de karanlık bir umut almıştı biletini Zübeyde... Kendine güveniyordu ve aradığını bulacaktı; kendini koruyabilirdi; hatta yanında Yasin ve dua kitabı da vardı... bunlar onun kalkanıydı...


Yolculuğunda don gibiydi; tek düşündüğü monoton hayatında bi değişiklik yaşamak ve önemli olduğunu hissetmekti, zira hayatında hiç bu kadar unutulmamış ve yalnız kalmamıştı... Tüm insanları kendi gibi sanıyor ve sadece güvenmek istiyordu bu şehre...


Vapurun çıkardığı köpüklere daldı... başı dönse de kafasını kaldırmadı; soğuğa ve rüzgara dayanırsa sanki yalnızlığı azalacaktı...


Ve yolun sonu geldi... O da ne... tüm umutlrını bağladığı şehir bu muydu... hiç kendine güvenli bir duruşu yoktu; kendini koruyaman bu kalabalık, Zübeyde'yi nasıl korurdu... ''offf naptın sen Zübeyde'' dedi içinden... ama dönüş yoktu; sadece o anı yaşadı ve geçmişine çok kızdı ona neden burada olma ihtiyacını duyurmuştu... Bu bilmediği yerde denize düşmüş ve yılana sarılmıştı...


Yol uzundu, yol çileliydi, yol hiç bitmedi, Zübeyde hiç dönemedi................


(bu bir kısa hikaye denemesidir ve burada yer alan kişi ve kişiler tamamen hayal ürünüdür; telif hakkı ise çalıkuşuna aittir...)

Kurtlar Vadisi


İlişkilerimizde hep beklentilerimize karşılık bulamamaktan yakınırız... Peki biz ne kadar vericiyiz... bakalım biz yeteri kadar ilgileniyor muyuz?


Bu ara ''KURTLAR VADİSİ'' izliyorum Mr S. ile... sırf birlikte bişiler yapabilelim diye... 2 bölüm oldu... Benim Bey bi mutlu bi mutlu... Onu öyle görünce ben de çok mutlu oluyorum ve diziden keyif almaya çalışıyorum; işte ben Elif,o Polat hayaller kuruyorumm...Vadi'yi bile romantik hale getirebiliyorsak, bayanların yapamayacağı şey yok... Ama bu arada onun istediği bi şeyi izliyorum diye de; izlerken beni bir rahat ettiriyo ki sormayın... daha ne isterim :)


Bayanlar aslında biz o kadar önemli ve o kadar güzel, tatlı ve çekiciyiz ki; bizi sevmeyen ölsün... Kendimize güvenli olduğumuz zaman ve bişileri başardığımız zaman aslında Mr.S'ler çok mutlu oluyorlar... Ağlayan bayan modası Türk Filmlerinde kaldı... Artık güçlü kadın devri başladı... Benden demesi...


Ayrıca biz önce eş, sonra iş deriz ; ama unutmamak gerek hayat zor, iş önemli, devir para devri maalesef... Artık bu gerçeği farketmek gerek... Sırf bu yüzden ilişkiyi zedelemeyin... Siz onunla olan anınızı iyi değerlerdirin, bu pirim sizi epey götürür.... Bizim daha 92 bölüm var :) Ömür boyu aşk bu olsa gerek...


Benim tavsiyeler bu kadar daha fazlası da burada:Mutlu İlişki İçin 20 Denenmiş Tavsiye

Uyan Lale


Bir ezan ki inliyor kalkınnnn der gibi...

Hayırlı günün başlangıcı benim...

Aziz Allah...

Kulaklarımda çınlayan

Hem sevindiren hem ürküten...

Bana gideceğim yeri hatırlatan;

Ümitle korkuyu çağıran,

Ey mübarek Ezan...

Duydum seni yine bu sabah

Aziz ALLAH

Elhamdülillah
by çalıkuşu

İYİ Kİ BENİM


İnsan istediğini yaşar

Yanlışı da onadır doğrusu da

Ömür dediğin kelebek gibi

Kalmaya ne garanti ikinci bahara...

Ders alsam ne mutlu bana

And içtim eninde sonunda

Doğrularımı yaşamaya

Veda etmeden şu kısacık hayata

Elalem ne der demeden

Özenmeden diğer yaşamlara,

Mutluyum ben olduğuma,

Hazırım ümidimin peşinden koşmaya...
by çalıkuşu

Tatil Bitti

Ortanca Yeğen




Büyük Yeğen Yeni ÜYE



Sonunda evime geldim... Ankara güzel; gezmek güzel; hısmı görmek güzel de; isanın evi gibisi yok...

Önce Kayseriye gittik... Aileye bir kova erkeği daha eklendi... O kadar masum ki; tutmaya kıyamıyor insan... Dayı Bey benden daha cesaretliydi...
Büyük Yeğen ise dillenmiş; hareketlenmiş... Maşallah bir de kibar.Ben yengesiyim ama TEYZE diyor bebişim...
Yedik içtik Kayseri'yi gezdik...Her şey güzeldi. Sonra ver elini ANKARA...

Ankara'da da Oratanca yeğeni gördük.Kerata emekleme aşamasından taytaya bir türlü geçemiyor... ama bu evi dağıtmasına engel değil... Elinde kumanda şimdiden patronu oynuyor...

Ve Ankara'da Ankamall'e Kızılay'a gitmeden olur mu...

Arkadaşımın düğününe gittim;canım benim melek gibi bir kız gelinlikle tam bir melek olmuş ve

AQUA ve LOLA ile görüştüm... Ama ikisiyle aynı anda değil... Lolayla yaptıklarımız mı işte burada ... o da postunda paylaştı...

Ama daha görüşemediğim Arkadaşım A... ve S... inşallah küsmezler;çünkü yetiştiremedim...

Ankara'da bir benim ilçe, bir merkez mekik dokudum...İlçede anacığım var; iki tarafta da olmam gerek... eee gezmem de gerek... İnşallah yaza....

ve gezi bitti... yolculuk bitti evimdeyim... tabakların yerini unutmuşum ya... ve cebimiz delik... neredeyse bir maaş harcadık... kredi kartlarına baya yüklenmişiz... hadi hayırlısı bakalım... Allah büyük...
Şimdi valizler yerleştirilecek ev temizlenecek ve ütü... Hadi bana kolay gelsin...

Doğum günün kutlu olsun...


Turuncu en sevdiğin renk
Ama kıyafetlerinde tercihin yeşil...

Canlı renklere bayılırsın

Ayrıca çok şakacıcısın


Ayakkabı numaran kırk
En sevdiğin tatlı kakaolu, çaylı,damla çikolatalı ıslak kek
ve etimek tatlısı...

ve bugün doğum günün
kalktım sana etimek tatlısı yaptım...
İyi ki doğdun Altın saçlım...
YEŞİL GÖZLÜM İYİ Kİ DOĞDUN...

Ümidim ışığım


öyle taşınmaz günahlar yüklemişim ki boynuma
Rabbim Rahmetin olmazsa benim halim nice ola...

bir ümit içinde korkuyorum mahkemeden
cevap veremeyeceklerim altında ezilmekten
yine taşınmazları sırtlamaktan...
güçlü olmak istiyorum doğruyu seçerken iki yoldan...

ümidim, ışığım, beni bırakma
taki bulmuşken huzuru bu yolda...

flame çalıkuşu


''..............
Ehl-i dalaletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükafat görmeden buradan göçüp gidiyorlar.Demek bir mahkeme-i kübraya,bir saadet-i uzmaya bırakılıyor............... ''
(SÖZLER)

Blogger Templates by Blog Forum