aralık....


Hani bi şeyi çoook istersiniz yaa... çok ama çoook... ve sonunda olur... sanki dünyanın en mutlu kişisi siz olmuşsunuzdur... her zorluğa göğüs gerebilir güçte hissedersiniz.... her şey mükemmeldir, hayat güzel, yaşamak çok güzeldir... anlatılayamayacak duygu selidir bunlar...


Sonra yani, çok geçmeden, az, biraz sonra, piiiuuuufffff bitti... geçti... söndü... "ne yani bu kadar mıydı... ee şimdi ne olacak... bi beklentim kalmadı, amacım ne şimdi benim" diye karmakarışık oluverirsiniz... Bi bakmışsınız en çok istediğiniz şey, sizin bunalım başlangıcınız olmuş... dengeniz sarsılmıştır...


Zaman zaman böyle hissettik hayatımızda ve hissedeceğiz de sanırım... O nedenle bi şeyi çok isterken 3 kez düşünmek gerek...1. Öncesi, yani bekleme süreci, 2.elde ettiğin an, ve 3. sonrası... Her zaman bi aralık bırakmak gerek sanırım; ne hızlıca iterek gitmeli, ne de gittiğin yerde kapıları sıkıca kapatmalı... Yani bir nefes alacak kadar aralık olmalı....


stressfull BAYRAM


Herkesin bayramı mübarek olsun.... Umarım mutlu bir bayram geçirirsiniz... Zor bir bayram... Ama yine de güzel...


Bizim gibi yeni evli çiftler için kurban kesim ve eti değerlendirme dağıtma işleri de yeni oluyor malumunuz.... Eti doğrama, dağıtma, kıymalık ayırma ve lezzetli kavurma...


Önceden ne kolay gelirdi bize dışardan izleyici konumunda iken.... Ama şimdi başrollerde olmak epey stresliymiş ... Hele ki; pek gelen gidenimiz olmasa da acaba gelirler mi birileri diye sürekli tetikte durmak gerek, hem ev temizliği ve topluluğu; hem de tebdili kıyafet konusunda...


Eee bizim de gidecek yerlerimiz var... Gurbet illerinde bizim gibi olanların kapısını çalarız inşallah... Konu komşu da var... EE bu baya bir bayram havası oldu...


O halde gelsin kavurmalar, tatlılar.... Tekrar mutlu bayramlar...

Bugün Öğretmenler Günü






Bu haftamız domuz gribinden tatil oldu, Öğretmenler Günü de arada kaynadı... Nedense şu son zamanlarda Öğretmenler günümüzü bırakın; asıl bizler arada çok kaynadık, istemiyoruz özel günümüz sizin olsun...



Örnek olmak için uğruna girdiğimiz bu yolda, sadece değer görmek istiyoruz... Peki nasıl mı değerlendiriliyoruz: Sözleşmeli, kadrolu, vekil, ücretli... değerimiz böyle biçiliyor.... Kpss'den bir puan eksik aldığı için sözleşmeli damgasını yiyen öğretmen başarısız olduğundan , okulunda kadrolulardan sonra gelen makamda... Kendi branşında atama olmadığı için ücretli çalışanlarımız da okul memurlarından bi üst kademede...



Bakan, milletvekili tanıdığı olanlar, idareyle arası iyi olanlar, bir yerlerin yerlisi olanlar ile yeni atanan tecrübesizler, çalışıp çalışıp görünmeyenler, arka sıradakiler diye gruplandırılanlar... Ayrıca deneme sınavında öğrencilerin yaptıkları netlerle tavana çıkanlar ve tabana düşenler.... Üstelik, "öğrenci neden bu iki soruyu yapamadı öğretmen" uyarılarını esirgemeyen saydıdeğer velilerimiz, bu sene Öğretmenler gününde yüzük aldım artık çocuğum geçer", düşüncesini güden diğer sevgili velimizin biçtikleri değerler....



"Üç ay tatil(aslında 2 ay),kar tatili, buz tatili , grip tatili ohh yaşıyosunuz" diyenlere diyecek bir şeyi olmayan ama her tatilde ücret kaybedip, taksitleri boyundan aşan öğretmenler...



Değer verenler , vermeyenler; hepiminiz sağolsun diyenler... Her şeye rağmen iyi ki öğretmenim diyenler...



Sözlerimi bir şarkı sözüyle bitiriyorum:



"Öğretmenim, canım benim, canım benim, seni ben pek çok, pek çok severim, sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun artık bana...."

skeptik


roller ve gerçekler ve korkular


yaşadıklarımız aslında biz miyiz, yada olmak istediğimiz; ama aslında olmadığımızı bildiğimiz, peşinden koştuğumuz ve koşarken düştüğümüz, düşünce ümidimizi kaybettiğimiz, " ben hiç böyle olamayacağım" dediğimiz, aslında korktuğumuz, hem olduğumuz kişiden hem de olamadığımızdan....


işte mesele bu... korkmak ve şüphelenmek... korku ve şüphe neden peşisıra acaba... bilmediklerimiz bizi endişelendiriyo, gelecek ve geçmişle tekrar karşılaşmak korkutuyor... tutunmak istiyoruz ki, o anda şüphe devreye giriyo, tutunacağımızdan korkuyoruz çünkü tutunmak istediğimiz o mu diye emin olamıyoruz....


sadece yardım etmek isterken, yardıma muhtaç oluyoruz... iki yanımız arasında kalıyoruz, iyiyi geliştireyim derken, karşımıza hep kötü çıkıyor, doğru kararı vermek ne kadar zor... ne kadar zor iyi olmak...


basit mi yaşamak gerek, korkuları basite almak, şüphekerimizi basit görmek......

Çalışan Umutsuz Ev Kadınları


Bugün yine canım sıkkın... Niye mi?


Şimdi bizim gibilere çalışan umutsuz ev kadınları denir... Hem işinin sorunları hem de evin yükü...


İşinde onun eksiği bunun artısı, şu şöyle demiş bunun başarısızlığının sorumlusu kimmiş, o sana kızmış sen başkasına.... hoooop eve gel; yemeğin bitmiş yenisini yapmaya mecalin yok ama geçiştirecek kahvaltılıklar da dibi vurmuş, markete gitmeye halim yok diye düşündükten sona kendini mutfağa attın ve Allahtan yazdan koyduğun yeşil fasulyeyi hemen yaptın... o pişedursun... Tek çeşit de olmaz yanına bir de çorba yap ki adın yemek yaptı olsun... Neyse evdeki beş karış tozu haftasonuna saklarsın, bi de eve getirdiğin işinde yetiştiremediğin işler vardır... Neyse, yemek yanmasın... Yedin içtin afiyet olsun haydii topla bakalım sofrayı, Allah'tan bulaşık makinası var... eee saat kaç oldu bu arada?, neee sekiz mi... "Diziler var az dinleneyim bari tv başında" demeye kalmadan bi ses... "Hayatımm çay yapsan da içsek" " Be -hey mübarek onu da sen yapsan ya..." önce mırın kırın edersin ama bi bakmışın çayı demlemişin bile çünkü sen de içmek istersin.... çay faslı da bitti, ayy bardaklar da ortada, tv karşısında da mayıştın, gözler gidici, saatte onbiri vurmuş... "ama daha yarına hazırlık yapacaktım, ayy ne giyeceğimi de hazırlamadım... aman çook uykum var, sabah erken kalkarım... " derken uykuya daldın bile, sabah mı telefon çalmadı ki kurmayı unuttun geceden... neyse kahvaltısız da olmaz ısıtıcıya koy suyu demle 5 dakikada çayı, için bi güzel, sofra öylece kalsın yoksa işe geç kalacaksın.

bu böyle devam ededursun ben yazmaya yoruldum...


Çalışan ev kadını da böyle oluyo, onun canı sıkılmasın da kimin sıkılsın...


Blogger Templates by Blog Forum