pervane

Dertlerin biri bitiyor ,biri başlıyor... ve bir öncekini aratır nitelikte her biri... sonra üzülüyosun ben niye bunun için canımı sıkmışım diye... bunu derken bile daha şiddetlisi kapıda mıdır bilinmez....

Sonra o en aciz halinle yalvarıyorsun.."Allahım nolur dayanamıyoruuuum, söz bi daha yapmayacağım buna dayanamam.... bi daha boşyere üzmeyeceğim kendimi...." ya da işlediğin bi hatanın cezası olarak görüyorsun başına geleni ve diyosun ben  bunu hakettim ve "Allahım kendim ettim kendim buldum, cezama razıyım... ama tövbe ediyorum...."

Sonra bi bakmışsın kırık, dağınık, üzgün, mutsuz, çevren bitik, sen onlardan uzak, onlar senden... ve çatlaklardan aralanan ışık, yolunu bulur bir anda ve zemzem gibi yetişir imdadına....

Hepimizin hayatı bir pervane değil mi.... rüzgarın şiddetiyle bir hızlı , bir yavaş, bir eser, bir gürler, yıkar, savurur, sonra durulur...

ve pervane duruur, HAYAT BİTER...
.
.
.
.
.

son istasyon KIZILAY, inişler için lütfen kenar platformu kullanınız...... :))))))))))))

JOKER

Bazen kendimi joker kartı gibi hissediyorum... varlığı iyi,  yokluğu acı değil, sayısı yok, değeri yok... öylesine işte... olsa da olur, olmasa da olur... öyle bi köşede dursun, belki lazım olur...

Sonra geçmişe gittim... çocukluğumda da yakantop oynarken hep aracı yaparlardı beni, boy kısa, akrobatlık yok, napsınlar... öyle ortalıkta dolanırdım... ne top yakalayabilirdim, ne de en sona kalıp takımı kurtarabilirdim... varlığım yokluğum birdi...

Okeyde de yedekte olurdum, hep oynayan 4 kişi olur, ben de yedekte dururdum, işi olan masadan kalkan birinin yerine, öyle boşluğu doldurayım diye... Herkesin elini görürdüm ama güvenilirdim, benden zarar gelmezdi... işte öylesine, ha var... ha yok... boşluklar dolar benimle...

Evde de öyle işte... illa şunum olsun bunum olsun yoktur... heveslenirim ama öncelikli isteyen biri varsa benim isteğim hemen ikinciliğe düşer, öyle çok da önemli değildir... yedeklerden idare ederim... öyle işte arada derede gezerim...

İşte ben öyleyim... ha var, ha yok... yanımda hemen birine atabilirsiniz, ağzım sıkıdır, konuşulan orada kalır... Bana sitem edebilirsiniz, hemen kabullenip kendimi suçlu hisseder, boynumu bükerim...  Ben hiç sitem edemem, etmeye kalksam elime yüzüme bulaştırırım, dedime diyeceğime pişman olurum... kendimi de savunamam...

İşte öyle arada derede bir kişiliğim, varlığım yokluğum pek ayırt edilemez... Öyle gösterişli de değilim, ağzım da laf yapmaz, ortamımı bulamaz, rahat hissedemezsem, konuşmaya çekinirim, sesimi duyamazsınız...
Hayır da diyemem...

Ben işte böyle biriyim... öyle arada derede... ha var, ha yok... kenarda dururum, boşluğu doldururum, öyle birinciliğim yoktur... benden daha iyi JOKER mi olur?

aşkın gölgesinde

"hoşçakal olacaklar sensiz olsun,
................
unutuyorum"   
(emre aydın)

git derken kalmasını istemek gibi...
sevmiyorum seni artık derken, aşktan yanmak
kavrulmak aslında aşkın gölgesinde; ferahladım derken...
rüyalarında paylaşırken mutlu dakikaları ve kızmak kendine
olmayacak duaya amin demek ve gerçekten korkup gölgesinde soluklanmak...
bi haber almak için çılgın olmak ve sonra pişman olmak...
ve gerçeğinle mutlu olmaya çalışmak...
yeni yollar bulmak, yeni umutlar,
umutlara gebe kalmak...
ve aşkın gölgesini geride bırakıp gerçekle dost olmak...
ve sonunda unutmak...

NEDEN ?

Çok haşere, ama bir o kadar çocuk ruhluydu 6-C sınıfı... Birbirini şikayet eden edene.. "o kalemimi aldı, bu silgimi vermiyo, beni konuşturuyo, o beni güldürüyo, valla ben bişi yapmadım..."

Derken 7. sınıf oldu bu haşereler, bi geldim ki boy atmışlar, erkeklerin sesler kalın... kızlar serpilmiş... ama bizim bunlar yine çocuk.... "o bana teklif etti ben kabul etmedim... sosyalcinin dersinde susuyolar hocam bi size böyleler..." diye şikayetleri ve savunma mekanizmaları değişerek gelmiş bizim çocuklar...
Dersleri ne siz sorun ne de ben söyleyim....

Şimdi ise 8-C oldular... "Bu sene daha iyi gibi bizimkiler... Jack bile daha az kavga eder oldu..." diye düşünedurayım, veli toplantısı geldi çattı.... Gel de söyle şimdi velilere, "senin oğlun böle ders dinlemiyo, oğlun böyle kavga ediyor, kızının erkek arkadaşı var..." zor iş bunlar ve gizlenemez, ama iyi ve etkili bir dil kullanarak, faciaya da sebep olmadan bu öğrencileri kazanmak ise ilk amaç...
Neyse ki,  gelen velilerle  olumlu cümleler kullanarak görüşmeye çalıştım... Ama bir de üç senedir hiç tanışamadıklarım vardı... öğrencilere özellikle bildirdim velilerinin gelmelerini...

O gün çay saatine geç geldim, hocalar oturmuş bana seslendiler: "Bir veli sizinle dörüşmek istiyor" diye... Çok şaşırdım ve sevindim bu Eric'in  babasıydı üç sene boyunca tanışamadığım... Meğer meslektaşım olan baba, oğlunun olumsuz tavırlarını dinlemek istemediği için gelmezmiş... Aslında olmayan Eric'i olmasını istediğim Eric gibi anlattm, bana verdiği sözden bahsetttm....baba da şaşkın ve mutlu... Sonra Eric koşa koşa yanıma geldi : "babamla konuşmuşsunuz hocam... ben adam olacakmışım, siz öle demişsiniz...." dedi ve hararetli , umut dolu bir konuşma da Eric ile gerçekleşti.... TENEFFÜS bitmişti ki derse döndüm ve şımaranlar listesinde dikkatimi en çok çeken öğrenci kim olsun, maalesef  iki de çarpısıyla ERİC"ti....

O kadar üzüldüm kü... tek sormak istediğm "Neden Eric" ti.... Bana bir günde tarifsiz sevinç ve hayal kırıklığı yaşattı... Elbet pes etmek yok, ama ne yalan söyleyim eve geldim hala aklımda Eric ve "NEDEN?"  sorusu...
Bunca söz vermenin ardından dakikalar sonra neden ki; bu sınıfın huzurunu bozan öğrenciler listesinde baş köşede yer almak....

söz vermişti

Asya ile Medine aynı evi paylaşan iki dostlardı diyemeyeceğim... Dost dediğin verdiği sözü tutar...Neyse  uzun mecburi beraberlik dönemini kazasız belasız atlatıp kendi ayakları üstünde durmayı isteyen Asya, bu ayrılığı nasıl söyeleyeceğini bilemeden, gizliden ev araştırmaları yapar ve ev bulunca da ben çıkacağım der Medineye... Bu durumu gurur meselesi yapan Medine başta ılımlıynış gibi gözükse de içten içe kin besler ve olanlar olur... Üçüncü kişilerin dolduruşuna gelen Medine Asyaya meydan okumaya gider; hem de en yakın dostlarının evinde ziyaret eder Asyayı, içindeki kini kusmaya.... Sanırsınız Asya Medinenin ailesini katletti.... Açar ağzını yumar gözünü.... Asyanın hiç ama hiç haketmediği sözleri nefes almadan sıralar... Asya korkak, Asya ezik, Asya o ağır laflardan erimiş bitmiş... Yok öyle değil diyememiştir... Neden savunmaz ki kendini... Güya burcu da aslan... Nerde senin aslanlığın, fareden korktun işte...

Ve Medine yapacağını yapar... Asyanın ona verdiği en büyük sırrı da onun tüm arkadaşlarının arasında pat diye söyleyiverir... Asyanın o "hani söz vermiştin, üstelik sen istemiştin anlatmam için beni sen zorlamıştın neden söyledin ki " bakışlarını bilmem ki nasıl anlatsam....

Ve Medine gider, kinini kusup...

Asya mı... hala o olay aklına gelçikçe kızar kendine... "neden güvendim" ki diye...

GURBETTE HASTA OLMAK

Bugün zordu.. Geçmişi hatırladım, hastalandığım ve anneme, babama, eşime, dostuma en çok ihtiyacım olduğu zamanı... Birinin sesini duysam gözlerimin buğulandığı, sesimin boğulduğu, yutkunduğum ama belli atmemeye çalışırkenki nefes  alamama hallerimi...Böyle bir durumu, bilmem kaçınız yaşadınız... Bugün ben yaşamadım ama yaşayana şahit oldum ve yaşadığım zamanları hatırladım...

Meslekdaşım bugün İstiklal Marşı'nı okurken bayılmış, öğrenciler söyledi, koştuk ki, dudaklar mosmor, rengi kireç gibi, atladık bir arkadaşın arabasına, gittik acile, hemen serum bağladılar, kan testi falan, derken öğleni ettik... E tabi eşi dostu anası babası arıyo arkadaşın ve o da iyiyim derken yalan söylüyor... Gurbettekiler işte böyle iyi olmadıkları halde hep iyi olduğunu söyler ailesini üzmemek için... Onların borçları da yoktur, dertleri de, arkadaşları da iyidir, okul da, yurt da, onlar hiç hasta olmazlar....

Neyse ki arkadaşım şimdi iyi... ben de üzüldüm ve Allah gurbette yalnız koymasın kimseyi de dua edip durdum...

abdülsamed'in suçu ne?

Henüz 50 yaşına basalı iki gün olmuştu, emeklisine 12 sene kalmış, kızını gelin etmiş, oğlunu askere göndermiş, küçük oğlu kpss'den kopya çekmeden 98 ile atanmıştı, Urfa Siverek'e... Torunu olmuş, adı Abdülsamed değil Berkcan konmuş, eşi menopoza girmiş, babasını kaymetmiş, annesi ise alzaymır olmuştu: Kendisini bi tanıyor, bağrına basıyor;  bi tanımıyor "eşşolu bileziklerim nerde pis hırsız" diye kovalıyordu...

Bulunduğu ilçeye hala BİM açılmamış, mahalle bakkalından kazık yemekten ve veresiyeden de vazgeçememişti... Arabası vardı, ehliyeti de vardı, ama korkaktı arabasıyla trafiğe çıkamazdı, oğlu gelse de Şerafettin Amca'lara götürseydi diye beklerdi... Evi de vardı, üstelik asansörlüydü ama apartmanın aidatı 250 liraydı...

İş yerinde hala müdür olamamış, üstelikte yaşça küçük amirinden fırça yemişti... Evden işe işten eve, arada çay ocağına takılır, babası çoban diye kendisiyle dalga geçen arkadaşlarına cevap veremediği için, içi içini yerdi, ve "ana hep sen bizi böyle ezik yetiştirdin" diye söylene söylene evin yolunu tutardı... Evde menopozun etkisiyle, kan ter içinde kalmış karısı, yine kapıyı pencereyi açmış, ortalıkta dolanırken "nerde kaldın samed? saat kaç oldu? çöpleri kapıcı toplamadı, akşama da misafir var, aradım pide yaptır diyecektim açmadın dın dın..." diye devam ederkeeeen olan olmuştu... Hayatında hiç kimseye bir fiske bile sesini yükseltmeyen Abdülsamed, " yeteeer hanıııııımm" diye bağırmış  ve maalesef Abdülsamed antropoza  girmişti.

PEKİ SORUYORUM SİZE ABDÜLSAMED'İN SUÇU NEYDİ?

:) :S :(

En mutlu olduğunuz anı düşünün, işler bi tıkırında, aman bi mutlusunuz, hayatınızın en güzel haberleri peşi sıra geliyor ve ve ve...

ve birden üzülecek aptal bir şey kurcalıyor kafanızı, "aaa ne yani bu kadar zorluğu aşmışım" diyosunuz "buna mı üzüleceğim", deyip mutluluğunuzun tadını çıkarmaya devam ediyorsunuz derken,  o küçük huzursuzluk bu sefer az daha büyümüş,  gelmiş yine hazır ve nazır....

aaaaa ne şimdi ya siz baya üzülüyorsunuz, olmadı bir de bu konu hakkında icraata geçmeye başlıyorsunuz tamir etmek için... yaw mübarek, peki  ya kafanın bir uydurmasıysa taktığın o yoktan şey, oldu mu behey sersem... elindeki mutlu anı, insan nasıl böyle kaybeder...

insanoğlu mutluluğu değil, mutsuzluğu daha çok seviyor, yalan deyin hadi... yukarıda yazdığımı çoğumuz yaşamışızdır...

 işte şükredenler neden kazanıyor burada anlaşılıyor çünkü şükretmeyi bilmiyoruz ve hep daha fazla, hep daha fazlası diyoruz... zenginin imtihanı fakirinkinden zordur... biz de sanırız ki neden onun her şeyi tam tekmil oluyor, işi gücü rast geliyor,  üstelik inançsız bir insan diye düşünüyoruz, neden ben değil diyoruz belki... bizler küçücük bir mutluluğun bile şükrünü etmekten acizken, koca servetin şükrünü nasıl vericez...

DUA

"Dualarınız da olmasa ne ehemmiyetiniz var!" Ramazan ayının son on gününden biri biliyorsunuz 'Kadir Gecesi'dir. Özellikle 27. gecesi vurgulanırken ben diyorum ki son kalan günlerimizi de boş geçirmeyelim, Rabbim son on günü diye bir belirsizlik koyduysa vardır bir hikmeti diyelim 27. gecesi kadar olamasa da diğer günlerden biraz daha farklı ibadetle dolu olmasına dikkat edelim, diye kendi nefsime söylüyorum aslında burada paylaşırken.

Okuduğum kitaplardan notlar tutmak çok hoşuma gider... Özellikle Senai Demirci'nin ve diğer yazarların kitaplarından derlediğim ve Serpil Erkaralı arkadaşımın tam da ihtiyacım olduğu zamanlarda bana mesaj olarak gönderdiği duaları kaydetmek ve ihtiyacı olanlara sunmak için bloğuma yazıyorum: Okuyup geçilecek gibi değil, inanın her insanın yaşadığı ve hissedip doğru bir şekilde dile getirmediği bir ifadeyle sunulmuş dualar, umarım Rabbim kabul eder; şimdiden AMİN diyelim!


"Ey cömert ve ikram edici Yaradıcımız, ey olabileceklerin en güzelini tasarlayan sahibimiz, ey izzetli ve şerefli koruyucumuz, senden cömertliğin ve merhametin hürmetine istiyorum:


Ey Allahım bana doğru bir iman, şirk olmayan yakın(eş-dost) ve dünya - ahiret ikramına kendisiyle nail olacağım bir rahmet ver,


Rabbim sana mahcubiyetle dönüp tevbe etmek en sevimli halimizdir, bizi affınla sevinenlerden eyle Ey Tevvab,


Musibetlerimizi hafiflet, sıkıntılarımızı gider, darlıklarımızı genişlet, darda koyma bizi, göğsümüze genişlik ver Ey Mühevvin,


Senin rahmetindir yüzümüzü varlığa döndüren, bizden razı ol ki rahmetine layık olalım; rahmetine layık eyle ki, hükmüne razı olabilelim,


Allahım beyaz elbise kirlerden temizlendiği gibi kalbimi günahlardan temizle; kalbimizi iki yüzlülükten, eylemlerimi gösterişten, dilimi yalandan, gözümü vefasızlıktan temizle;şüphesiz sen gözlerin hainliğini ve kalplerin sakladığını bilirsin,


Allahım hoşnutken de, öfkeli iken de, içten ve samimi söz söylemeyi Senden diliyorum; fakirlikte de zenginlikte de iktisatlı olmayı Senden diliyorum; Senden tükenmeyen bir nimet diliyorum, Senden bitmeyen bir evinç diliyorum,


Rabbbim sen ki tövbe edip dönenlerin özrünü kabul edersin, af ve bağışlanma dileyen herkes sana gelir, ne kusur ettiğimi biliyorum, bilmeden yaptıklarımı da bağışla, affet bizi ey Gaffur,


Rabbim sana kulluğumuz en büyük izzetimizdir, kulluğumuzu kabul eyle ey Mabud; Sana muhabbetimiz en büyük aşkımızdır, muhabbetini daim eyle ey Mahbub,


Senden iffetli yaşamayı, dünyam, dinim, aile fertlerim ve malım hakkında sağlığı ve güvenliği istiyorum; eksikliklerimi ört, korkumu güvenliğe çevir; önümden, ardımdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelecek günah ve felaketlere karşı beni koru,


Alahım bize düşmanlık edenlere karşı, bize yardım et; bize dini musiber verme; dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin son hedefi yapma; bizi bize acımayanların saldırılarına teslim etme,


Allahım her zorluğu kolaylaştırmakla bana lütufta bulun; iki hükmünden en hayırlısını benim için tercih et, benim için takdir ettiğini hayırı eyle, öyle ki geciktirdiğin şeyin acele gelmesini, acele getirdiğinin de gecikmesini istemeyeyim; Senden doğru yolda kararlılığı, verdiklerine şükretmeyi doğru bir dil, selim bir kalp istiyorum,


Ey Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin bağını çözüver, ta ki sözüm anlaşılsın;


Ey Rabbimiz cehennem azabını bizden uzaklaştır,


Ey bizim ikram sahibi Rabbimiz, bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver ve bizi cehennem ateşinden koru,


Ey Rabbimiz unutmuş ya da kasıtsı olarak yanlış yapmışsak, bundan dolayı bizi sorumlu tutma; Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme; Rabbimiz takat getiremeyeceğimizşeylerle bizi yükümlü tutma; bizi affet, kusurlarımızı bağışla, bize merhamet et,


Ey Rabbim hakkında kesin bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım, eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, her şeyi kaybedenlerden olurum,


Allahım acizlikten, korkaklıktan, cimrilikten, düşkün ihtiyarlıktan, kalp katılığından, gafletten, başkasına yük olmaktan, miskinlikten, fakirlikten, inkarcılıktan, nankörlükten, günahkarlıktan, gerçeğe ters düşmekten, ikiyüzlülükten, işitsinler diye iş yapmaktan sana sığınırım,


Allahım yaratılışımı güzel takdir ettiğin gibi, ahlakımı da güzel eyle; kulağımdan ve gözümden beni ölünceye kadar faydalandır; dinimde ve bedenimde bana sağlık ve güvenlik ver; hakkımı alıncaya kadar, zulmedene karşı bana yardım et; hiç bir düşman ve hasetçiyi bana güldürme; hazineleri Senin elinde olan Rabbim, her türlü şerden sana sığınıyorum."


AMİN.


Benim başıma gelmez demeyin!


Bilen vardır, bilmeyen çoktur, ben de arkadaşımın başına gelmese bilmezdim. Tedbirli olmak ve zamanında müdehale her şeyde çok önemli. Gelelim olaya:

Arkadaşımın altı buçuk aylık premature bebeği oldu, belli bir müddet küvezde kaldıktan sonra göz muayenesinde görme problemi olduğu anlaşılmış. İstanbul ya da Ankara' da lazerle ameliyat olması gerekiyormuş, görebilmesi için. Ancak zaman çok önemliymiş, bulunduları ildeki doktor teşhisi cuma günü koymuş ve "bebeğin göz damarları gelişmemiş Ankara ya da İstanbul'a bir götürün, çıkışı pazartesi yapıp gidersiniz" demiş ve net bir şey söylememiş ama ana ciğeri durur mu pazar akşamdan düşmüşler yollara ve buldukları profesor doktor son 72 saatlerinin kaldığını söylemiş, kendi başına wc gidip gelebilirse dua edin demiş, ve bulunduğu hastaneyi ayağa kaldırıp tel ile diğer doktorlara ulaşıp akşama bebeği ameliyata almış... Off anne ve babasının çektikleri çok acıydı biz ikinci ameliyatta yanlarındaydık ve ne çektiklerine bizzat şahit olduk ki yürek dayanmaz, bebek 3 saat kaldı ameliyatta anne babaya ise 3 yıl gibi geldi. Hele ki ameliyat sonrası gözleri balon gibi olunca koydular feryat figanı; ama neyse ki 2. ameliyattan sonra Ankara'da Başkent Üniversitesi Hastanesinde bebeğimiz 1 gözü yarım diğer gözü tam görebilecekmiş ancak ileride çeşitli göz kusurları çıkabilirmiş. Allah doktordan razı olsun, hepimizin yüzünü gülgürdü...

Erken doğan bebeklerin çoğunda özellikle altı buçuk ayda görme problemi görülürmüş. Doktor teşhisi koyar koymaz; tedavisinin mümkün olduğu sadece İstanbul ya da Ankara'da soluğu almak lazım. Göz gelişimi 16. haftada tamamladığından, gelişemeyen göz damarlarının yerine vücut, damar üretirmiş bunlar da zamanla çoğalır, gerçek damarların önünü tıkar ve kalıcı körlüğe sebep olurmuş. Doktorun müdehalesi lazerle bu gereksiz damarları yok etmek ki gerçek damarların önü açılsın ve göz gelişimini tamamlasın.

Düşünsenize bebeğin anne karnında kaldığı bir saat bile çok önemliyken maalesef önlenemeyen erken doğumlar çok fazla, bilinçli olmakta fayda var, hepimizin başına gelebilir. Allah hayırlı doğumlar ve hayırlı evlatlar nasibetsin tüm isteyenlere ...

dağdanet

elmadağına bağlı X mahallesinden seelamın aleyküm...

Allahım bugünleri de görecek miydim... anamın evinde artık internet var diyemeyeceğim hala yok ama vıncık sağolsun bizim dağa medeniyeti getirdi... gelmişken anamın evine de uğradı...

güzel bir duyguymuş.. yıllardır geniş mutfak balkonumuzdan, karşıdaki bakkala gelen gidene bakardım, bakkal markete döndü, mütahitler köşeyi döndü, nüfus iyice arttı, ismail amca bile evine internet bağlattı ama hala büyükşehir belediye otobüsleri gelemedi bizim buralara... bu büyükşehir belediye otobüsleri ne kadar inatçıysa bizim aile de net bağlatmama konusunda o kadar inatçı, fakat işte teknoloji her engeli aştı veee bu balkondan ay ve venüs gezegeninin ışığı ve pc' nin ışığı birleşince ortaya elbette gökkuşağı çıkmadı ama pek bir havalı oldu canııım internetli evimiz...

annem babam da ahh canlarım tabi alışık değiller benim bu hallerime girip çıkıp "kızım sen ne yapıyorsun" diyolar, "hiiiç" diyorum... "netin tadını çıkarıyorum" demeye kalmadan "siz de bıkmadınız şu internetten" diyolar... e haklılar dimi yani... şurda iki satır yazıcam diye onları geçiştirip duruyorum... yazık bu gençliğe... yazık bu aile bağlarını yok eden teknolojiye, yazık ömrünü bilgisayar başından kalkamadan ultima online oynayarak geçirenlere( ! )...

gelelim burdan çıkarılacak derse: efendim amaç bizim dağdaki medeniyet değil, dağa bile medeniyet getiren felsefe ve bu yüzden dağı dağ yapan değerlerin yavaş yavaş kaybolması... neyse bizim dağ elden gitmeden, ben aileme geri döneyim...

merhaba

ne yazsam ne yazsam, bir hamak alıp sallansam kurtulur muyum bunalımdan; hamakta sallansam... buna benzerdi galiba şarkının sözleri, aman ben uydururum zaten hatırlayamayınca neyse...

uyku tutmadı yine, bu bacak ağrım artık uykularımı kaçırır oldu, ben de aylardır silinmemiş ve temizlik yaparken de hep aman sonra temizlerim diye ertelenmiş gümüşlük ve vitrin gibi tozlanmış bloğumun bi tozunu attırayım bari dedim...

efendim hayatımın en önemli günü, olmadan olmazım doğum günümdü 10 ağustos, ama maalesef pasta kesemeden geçti... ata erkil ailemin erkili bi doğum günümde bana çaktırmadan bi sürpriz yapsaymış... bak erkil bey burdan duyuruyorum sonradan keşke bana hatırlatsaydın diye çıkışma... zaten yıllardır yazın ortasında doğdum diye çok üzüldüm çünkü arkadaşlarım tarafından sürpriz pasta faslını hep kaçırdım... sorarlardı bana "ne zaman doğum günün kanka" "şeeey benimki yaza geliyor :S boşverin" deyince şöyle yalancı bi üzülme ile "hııı tamam o zaman, sana yok sen kazana düştün" ifadesini taşıyan suratları çektim yıllarcaaa...

kazan deyince lisede bi arkadaşın lakabıydı, hep gülmek istemiştim ama kırılır diye ses etmezdim... bi de benim takipçi blogculardan biri çıkarmış, beni tanırmış, açarmış ağzını yumarmış gözünü... amma yazdım ya, hayal dünyam uçsuz bucaksız...

bu arada evlilik yıldönümümüz de geeeçtiii gitti, valla ben bile unutmuşum, bi gün sonra farkettm.. aman iyi de oldu, sonraa boş beklentilere giriyorsun, birileri kutlar mı, yani birisi, sonra o özel günün oluyor en mutsuz gününün... zaten bu özel günleri çıkaranlarda kabahat... kardeşim bi bayramlar vardır, bi kandiller, bi de doğum günleri... hahaha yok kardeşim benim için özel, yaw o gün anam beni doğurmuş...

annem de diyoki "seni niye kutlasınlar ki asıl beni kutlamaları lazım..." ben annemin bu lafını pek bi sevdim.. kadın haklı gerçekten...

bence yeter bu kadar, hazır uykum gelmişken kaçırmayım keratayı, bacağımın ağrısı da geçti mi ne, yuppi... ee o zaman hadi size iyi günleeer...

hastayım hasta, canım ister pasta...

Hastalığına şükretmek erdemdir. Zor iş canlı kanlı halinden, düşkün ve mahsun bir hale bürünmek zorunda kalmak... O zamanlarda iş bile tutmak istiyor insan hani gücü olsa yapmaz ya..

Ben de günahlarımız dökülüyordur diyerek, hastalığıma şükredebiliyorumdur inşallah.
Ciğerlerim yine iflas bayrağını çekti, "sabahları uyanma yoksa ağzından dışarı çıkarım" der gibi.
Kış boyunca herkes ağır bir griptir nezledir atlattı ben de bana bir şey olmadı derken bu dönem 2 haftada bir bademciklerim benimle balon oynadı. Eee büyük konuşmamak ya da ağzımızdan çıkana dikkat etmek gerek... En çok nazar insanın kendi kendisine değermiş...

Sağlık gibisi yok. Şu meşhur lafı söylemeden geçemeyeceğim: Kendinize iyi bakın... :)

Ben size ne yaptım


Uzun süre yazmayıp da böyle bunalım bir başlık atınca , sanki bütün günlerim "Acıların Kadını" modunda geçmiş gibi algılanmasın... Amma velakin üzüldüm yine... Durumu dallayıp budaklandırmadan anlatayım:


Biri benden bir şey rica etse, ikilemeden , sorgulamadan, eğer çok mümkün olmayacaksa da en uygun ve en kısa zamanda yapacağıma ikna ederek, o işi yaparım gibi geliyor; tabi moralimin sıfır olduğu zamanları, ya da aşırı sinir stres hallerimi saymazsak ki bunları da çok canım yanmadıkça yansıtmam karşıma...


Ben bir şey rica ediyorum, üstelik de armut pişmiş ağzıma düşememiş de düşür aşamasındayım... yani engellerin çoğu aşılmıştır ama gelin görün ki gücümün tükendiği son noktada işim yapılmamıştır, o işim ortaya top diye koyulmuştur, biri ona paslıyor, öbürü ona... Yahu kardeşlerim ben size ne yaptım?Ne zaman bitecek bu ye kürküm ye devirleri... Be hey mübarekler, biriniz de Nasreddin Hocayı kürksüz krallar gibi ağırlayın...


"Ben varsam dünya var" "Şöhretim varsa dostum var" "Güzelsem her şey güzel"


Ben yokum ve kimse yok mu?

Hüzünlü Sevinç...


En sevinçli anımda bir anda hüzünlendim... Yazmayacaktım ama yazdım...


Bu gün bir yaş daha büyüdüğümü anladım... Büyürken küçüldüğümü, küçülürken küçültenleri hatırladım... Nereden nereye dedim... Sonra affettiklerimi ve affedemediklerimi hatırladım... Sonra eskilere baktım... Sonra daha da eskilere baktım... "Vay be" dedim... "Gözümdeki çizgilere bak", onlar arttıkça büyüdüm, büyüdükçe küçüldüm... ve güçlendim üzülerek çizgilere...


Bir ses umut verdi, iç çekerken ben... "Senin de"... dedi ve sıraladı, sağolsun gülümsetti... Dedim ki ben de "çizgilerim de güzel, ben de"


Yazmayacaktım bugün ama hüzünlendim, affettiklerime ve affedemediklerime ama bir gün affedeceklerime... belki bir gün dedim ve boşverdim... ve yazdım...

Az zaman; çok ve büyük işler...


Az zamanda çok ve büyük işler yapanınız var mı... İnanı,n geniş zamanınızda yapamadıklarınızı az zamanda daha iyi ve dikkatli yapıyorsunuz... Ondan değil midir hep işlerimizi son güne bırakışımız... Misal, koca haftasonunda temizlik yapamazsınız üşenirsiniz, ama bi misafir geleceği lafını duyunca; 1 saat içinde, eviniz ışıl ışıl olmuş, çay da ocağa konmuştur...


Mesela koca yaz tatilinde yatar yatar, tatil bitmeye yakın eş dost gezmeye başlarsınız, ya da her hangi bir yeri gezmeye ya da diyete başlarsınız ki davete bi hafta kala ve sıkıştırıverirseniz bir aylık işi bir haftaya...


E ben de öyleyim maalesef.... :( Şu an öyle yoğunum ki az zamanda çok ve büyük işler yapmam gerek... "Çok çalışmam lazım okuyucu, çoook..."
Umarım işlerimin sonunda bahtiyar olurum...

Blogger Templates by Blog Forum