Dua

"Yapayalnız gecelerde anlamaz ki beni kimse"

Affolunmak duasıyla...

Yine dert söyletti; ben bilirim derdimin dibini çıkamamam o kör kuyudan, bir ışık ol bana Ya Rab; karanlığımı aydınlat; yüreğimi ferahlat... Sen buyurmaz mısın ki ben kulumun zannı üzereyim... Beni yaşatan bu ümidim... Ey merhametlilerin en merhametlisi Rabbim, Sen affedicisin affetmeyi seversin ; ne olur affet; bu acı bu ızdırap bu karanlık bitsin... Aydınlığından bana da ver; ey hazineleri ve ikramları bol Rabbim sana acziyetimi bildirip affımı dileniyorum... Ne olur affet; ne olur affet...

Tespitler 2

Öfkelenmekten kırmaktan çekinmeyen insanları hiç anlayamacağım. İnşallah hiç bir zaman öyle biri olmam. Düşünsenize sürekli etrafındakileri varlığınla tedirgin ediyorsun; insanları acaba şimdi ne diyecek bu sözüm onu kızdıracak mı; bu hareketim onu rahatsız edecek mi diye huzursuz ediyorsun. 

Şu an bunları yazarken kafamda bir kaç kişi belirdi. Bu insanların etrafında döner dünya, karşıdaki üzülür mü diye düşündüklerine şahit olmadım. Merak ediyorum bu kaos ortamında acaba mutlular mı... Bence zor iş sürekli açık aramak kızacak bir şeyler bulmak... Öfke yük bence, neden bu yükü taşıyorlar acaba... Yazık onlara bak şimdi üzüldüm hallerine kimse onları sevmez ki, sever gibi görünür. Ben olsam ne derse he derim bu kişilere ama onları sevmem, onun dediği olsun benim için problem değil, ama sevgimi asla vermem, işte o benim....

Öfke saçıp dediğini yaptırmak mı; sevgi saçıp horlanmak mı... Maalesef sevgi dolu insanlar horlanıyor, eziliyor, yönetiliyor ama tespitimce kendisine bunları yapanları asla sevmiyor...

Latte nedir?

Bildiğimiz köpüklü sütlü nescafe ve ilk Latte denemem! 


Sonuçlar:

1- Kocacığıma normal sütlü nescafe yaparken onun sütünü taşırmam ve ocağın batması

2- Eşimin mutfak robotu seslerini duyup yine ne denemeler yapıyorsun diyerek benimle dalga geçmesi

3- Süt köpürtücüm olmadığı için blender ile ancak bu kadar köpüren süt

4- Bir bardak latte keyfi için bir sürü bulaşık

5- Az köpüklü de olsa ev yapımı acemice bir bardak latte

6- Azmin elinden bir şey kurtulmaz, kadın isterse yapar!




Hakikat

Herkes mi mutlu
Yoksa bunların hepsi oyun mu
Yalan mı gülmeler
Aşk-ı sefa sürmeler
Belki de gerçektir
Kim bilir
Hakiki sevmeler
Ya da hakikati sevmeler...

Küçücük

Küçük tansiyonum iyice küçülmüş...
3'e düşmüş... Öyle bir değişik hisler ki acaba sarhoşluk hali böyle midir.

Kan şekerim de şekerleme yapmış, sonra canı sıkılmış küçük tansiyonum ile işbirliğine gitmiş; benimle oynuyorlar; ben de yelkenlideymişim gibi bir o yana bir bu yana sallanarak oynuyorum.... 

Ayyyyh bayilazaaaim...

Yok yok yedim içtim hızla yükselişe geçtim... 

İşte Hayat

Zor bir gündü. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu; pireye kızıp yorganın yakıldığı; günah keçisi olmalar; işi düşünce tereyağı gibi erimeler; 180. dönüşler ve bu kargaşada bir yardım eli... İyiler de var be... Kokuşmuş yaşam tarzını seçenlerden sonra bu gül kokulu iyiler iyi geldi... Geriye ne kaldı peki? Yıkık dökük perişan olmuş, haksızlığa uğramış ben mi...... Yooook...... Çünkü hayat bu; olması gereken; ezenler ve ezilenler, kazananlar ve kaybedenler; acaba kim ezdi, kim ezildi... Bugün içiniz rahat uyuyabiliyorsanız; böyle yaşamaya devam edin... Benim içim rahat, yıkık dökük değilim; gerisini ve geleceği siz düşünün... İlahi adalette görüşmek üzere :)

İyilik Göreceli

Yapılan çok fedakarane iyilikler kazanç da olur; kayba da dönüşebilir..

Yapılan iyiliklerin kayıp olma durumu Allah rızası güdülmezse gerçekleşir ve iki türlü kayba dönüşür; daimi olamaz ve iyiliği yaptığın kişiden beklentini bulamayınca; yüze vurmalar, yapılan iyiliklerden pişman olmalar, o insana iyilik yapmaya değmez diye düşünmeye başlayıp; ilişkiye son vermelerle sonuçlanır ve hem arkadaşını kaybedersin, hem bunu anlatır anlatır kendini kötü hissedersin. Öbür dünyada da bir kazancın olmaz çünkü; iyiliğini Allah rızası için değil; insan rızası için yaptın, üstelik bunu dillendirip belki de gıybete girip, daha da kötü bir hal içine girdin. 

İyilik Rabbinin rızasını kazanmak için yapılınca da daha anlamlı ve iki dünya kazançlı oluyor, bu dünyada beklenti içine girmiyorsun. İyiliği yaptığın kişinin kendisini mahcup hissetmemesini sağlıyorsun; çünkü biliyorsun ki kazancını Rabbim verecek; öbür dünyada da müslüman bir kardeşine karşılıksız yaptığın iyiliğin mükafatını görme lütfu doğuyor. 

İyilik karşılıksız olunca iyilik oluyor da; bunu idrak edebilecek bilinci Rabbim inşallah nasibeder bizlere. 

" ......
İncinme incitenden 
Temelde noksan imiş
İncinen incitenden
...... "

Tespitler

Hemen ağlayan insanlardan korkmayın diyor bir psikolog; onlardan size zarar gelmez. Sürekli haksız dıruma düşüp kendilerini savunamadıkları için en ufak şeye ağlayıp rahatlarlar. Onlarla rahatça kavga edebilir; kafasına vurup ekmeğini alabilir , dalga geçebilir, yönetebilir, her istediğinizi yaptırabilirsiniz. Tepkisel olarak biraz surat assalar da,sessiz sedasız sizle konuşmaktan kaçınsalar da, e ne de olsa insan, üzerine gidip onu kolayca alt edebilirsiniz. Emin olun tartışmanın sonunda kazanan siz olacaksınız, çünkü karşı taraf çoktan beyaz bayrağı sallamış, teslim olmuş; sessizliğe bürünmüştür. Artık onun için uykuda hesaplaşmalar; sessiz sessiz kuytukarda ağlama zamanları gelmiştir. Sevilmediğini, bu dünyaya fazlalık olduğunu, herkesi üzdüğünü düşünüp suçluluk psikolojisi onu sarmıştır. Bu bunalım halini bayılmadan atlatabilirse, kısa günün karıdır; 

Bir de çabuk sinirlenen insanlardan korkulmazmış. Onların öfke neöbetleri; bir tsunami; bir yıldırım çarpması gibi gelir; öfkelerini bir anda kusar, rahatlar; sonra da olanlara üzülürler. Bunun kaynağı da sevgisizlik imiş. Bu tarz insanları öfkelendirmemek en karlısı, fırtınadaki  zarar masum insanları da sarar. Bu insanları sürekli pohpohlayıp her istediklerini yapacaksın. Eğer bir memnuniyetsizliğin varsa sakın duygularına yenik düşüp e ben de insanım az da benim dediğim olsun deyip halini belli etme, olur de geç; fırtınanın sonuçlarını unutma; bırak onların dediği olsun; fırtınadan daha kötü olacak değil ya. 

İletişim zor zanaat, ne yapalım...

Zor Zamanlar Yeni Kararlar

Yaşanan her zor an , alamadığın nefesin soluk borunu yakmasıdır, bu acı ile dakikalar geçmez, gün bitmez... Etrafta her şey güzeldir, ama merkezde sen yıkıksan, güzellikler görünmez...

Bir şekilde gün biter, geriye elbet bir ders kalmalı ki, çekilen acının bir değeri olsun.

Unutma... Bir daha yaşamamak için.

Boşver... Bırak herkes mutlu olsun sen olmasan da bir gün elbet olacaksın.

Bekleme... Gözün açık gitmek istemiyorsan.

Olumlu ol... Pratik olumlu sonuçları düşünmek illaki kazançlıdır.

Yeni kararlar al... Hayatını ve evini düzene koyan kararlar her zaman iyidir.

Dua et... Her şeyin sahibi,seni senden çok düşünen Yüce Yaradan'dan iste ki, sana en hayırlısını versin.

Öksüz Fadime

Kendi annesini tanımayan öksüz kız Fadime'nin ağzından:

" Keşke sevseydin beni anne, ayırt etmeseydin beni kendi çocuğundan, ona davranışlarına imrenerek bakıyorum, keşke beni de ablamı sevdiğin gibi sevseydin... Bakmak zorunda olduğun biri gibi olmasaydım, biliyor musun ablam da beni sevmiyor, sürekli azarlıyor, ona karşı nasıl davranacağımı bilmiyorum. Bazen iki arkadaş gibi oluyoruz, bana fikrimi soruyor, seviniyorum bir şeyler söylüyorum, sonra bana tekrar kızıyor. Bilemiyorum ki susmam mı lazım, konuşsam olmuyor anladım da sususunca da asosyalsin diye kızıyor; laf vuruyor. 

Ah babam iyi ki sen varsın, bir tek sen iyi davranıyorsun bana. Bazen annem sana da kötü davranıyor, seni sinirlendiriyor ya, o zaman çok kızıyorum ona, hadi beni sevmiyor ya
sana neden öyle davranıyor, bir de seni bana sürekli kötü anlatıyor, senden soğumamı istiyor. Dayanamıyorum baba, seni savunmak istiyorum, sonra beni susturuyor annem, ama ablam sürekli onu aşağılasa da hiç sesini çıkarmıyor. Baba acaba sen de yalnızken beni savunuyor musun, benim arkamda mısın, benim seni sevdiğim gibi sen de beni seviyor musun. 

Komşumun kızı vardı, annesi hep saçını bağlar, onunla öğle uykusuna yatar, 'anne acıktım' deyince nerde olsa kalkıp ona yemek hazırlardı.
Ben bunları istemiyorum anne, beni sevmesen de kimseye kötü davranma, kimse hakkında kötü konuşma, babamı sev, ablamı sevdiğin gibi, hani o seni azarlayınca hiç bir şey demiyorsun ya, babama da deme, karışma ona...

Bazen bana soruyorsun ya 'beni seviyor musun' diye, ben de diyorum ki 'insan annesini sevmez mi' . Keşke beni sevseydin anne, senin tarafından sevilmeyi o kadar çok isterdim ki...

İçimdeki Kelebek



Rahmet-i ilahi öyle yüce ki, bize dünyanın en güzel hediyesini verdi, O'na layık bir kul olamasak da. 

İçimde gün gün büyüyor kelebeğimiz ve her hafta mucizelerle şaşırtıyor, imkansız bir büyüme hızıyla organları oluşuyor, Yaradanın tecellisi karşısında gözlerimiz dolu dolu oluyor. 

Her anı farklı bir heyecan yaşatıyor ve bu da çok büyük şükürler gerektiriyor. 

Elif bebek, Yaradandan ötürü sevilen minik kelebeğimiz, içimdeki kanat çırpınışlarıyla varlığını hissettiriyor artık. Mucize sevgi, kalbimize bir kanaviçe gibi işleniyor ve  güzel yaradılanı seviyoruz Yüce Yaradandan ötürü.

Elveda Şehr-i Ramazan

Bugün ilk defa çöktü Ramazan'ı uğurlayacağımızın hüznü. Ağlamaklı bir hal alıyor gönlüm. Son iftar programları; son birlikte, aynı saatte yenilen yemekler; çeşit çeşit nimetlerin sonu; hoşgörünün sonu; tevazunun, yardımlaşmanın sonu; ibadetlerin yoğunluğunun sonu...

Yine gel Hayırlı Ramazan; bizleri hayırlı işlere sevkeden, birliği beraberliği öğreten, gaflet içindeki yaz günlerimizi bereketlendirip, ibadetle şenlendiren, kamil müslüman olma çabaları içinde olmamızı sağlayan güzel Ramazan...

Yine gel, seni hayırla yaşamaya, yaşatmaya nail olabilme duasıyla, yine gel...


Bir Son ve Bir Başlangıç

Memur olunca insanın belli bir yeri yurdu olmuyor ilk yıllarda... Başta geçmez burada bu yıllar diyorsun ama alışıyorsun sana yabancı olan şehirlere, evlere, kültürlere, insanlara... Sonra bir bakıyorsun başka yerdesin... Sonra yine alışıyorsun, sonra başka yer...

Esasen bu çok da kötü değil benim için... Her ilde sana kalan dostluklar olduğu gibi, hatalarından da bir kaçış oluyor. Bazı acı tecrübelerinden yeni yaşam alanında yapmamak üzere ders alıyorsun. Ne kadar kötü hatıran olsa da nedense insanın aklında kalan iyiler oluyor. Belki de öyle olmasını istiyorsun. Kaybedince kıymete biniyor misali.

Beş yıllık serüvenim acısıyla tatlısıyla bitti, bilmem artık kaç yıllık bir serüvene başlayacağım... Hani her başlangıçta kendine sözler verir planlar yaparsın yine, benim sözler ve planlar da sıralandı aklımda... Umarım her şey bizim küçük ailemiz için hayırlı olur.

Misafir

Emine teyze seksenine dayanmış, eşini toprağa toprağa uğurlamış, çocuklarını okutup evermiş, bir başına kalmıştır. Böyle teyzeler mahallede çoktur ve yalnız kalmayı sevmezler sık sık konu komşuyu ziyaret ederler.

Fakir mahallenin fakir insanları, az bulduğunu da paylaşır, komşuyla yaptıkları yedikleri azdır ama çok tatlıdır. Bu mahallelerde komşu sofra üstüne geldiyse, açsa bile toktur, o sofraya oturmak istemez, bilir ki herkesin ekmeği kendine yetecek kadardır.

Şemsettin Bey'in sofrada da aylardır eve girmeyen afiyetle yenmek üzere pişmiş yumurtalı sucuk vardır. Sucuk da mübarek, bir halkanın beşte birlik kısmı kadarı pişmiş, çoğu da yumurta olmasına rağmen, kokusu evi sarmıştır. O gün Emine Teyze çat kapı gelir yine, tam da sofra kurulmak üzereyken... Neyse biraz oturur, kokulardan anlar ki sofra kurulacaktır, hemen kalkmak ister; "otur, gitme, sofra" demeye kalmadan pır uçuverir. Esasen ev halkı ne yapar eder bırakmazdı Emine Teyze'yi; ama menüde sucuk vardır ve pek de azdır, gittiğine de içten içe sevinilse de karın doyduktan; nefis uyandıktan sonra vicdan sızlar, akıl başa gelir... E bu sucuk kokmuştur Emine Teyze'ye, günah değil midir, biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar... Hemen az pir parçası saklanan sucuk evin küçüğüyle yollanır arkasından Emine Teyze'nin. Kapıyı açan Emine Teyze: 'kısmetim arkamdan geldi' der ve kabul eder. Kısmetini kabul etmesiyle, vicdanları az da olsa rahatlatır.

Fakir mahallenin gönlü zengin insanları, aylardır evlerine girmeyen yiyeceğin büyüsüne kapılıp, yaptıkları hatadan bile hemen döner ve paylaşmanın yolunu ararlar. Ünlü bir söz vardır; misafir dokuz kısmetiyle gelir birini yer sekizini bırakır gider, hele ki bire yetmiş sevabın verildiği şu mübarek Ramazan'da yedirin, içirin, yorulun, zira giden dünya malı, hem bu dünyada hem ahirette karşınıza çıkacaktır.

Güle Güle Hüzün

Bu gece geldi yine hüzün,
Özlendi  yarla yaren; 
Yalnızlık hissettirdi kendini...
Dert mi, onsuz olmaz ki
Ümit hep vardır; beklenir
Derman yakındır
Dua zamanı daha dolmamıştır.
Hem dertli yalnız değildir ki
O zaman güle güle hüzün,
Dermana az kalmıştır.

Zeliha

Zeliha bu dünyaya ait olamayacak kadar iyi niyetli, hep başkalarının mutluluğunu düşünen, aza kanaat eden, arkadaş canlısı, çevresince sevilen, bir çok kişinin hem akıl hocası hem ders hocası bir insandı.

Bu iyi niyeti, başına çok dert açtı. Karşılıksız sevdiği, onlar için kendini parçaladığı ya da acıdığı ve yardım etmeye çalıştığı insanlardan hep bir darbe aldı. Ama Zeliha hiç akıllanmadı, insanlara karşılık veremeyip söyleyemediklerini hep içine attı, iftiraya bile uğradı kendini savunamadı. Çünkü dünyada kötüler de vardı  ama Zeliha bunu hiç hesaba katmadı. 

Hepimiz biraz Zeliha olmuşuzdur ancak yaşadıklarımız bizi de biraz değiştirmiş, insanlara güvenmemeyi öğrenmişizdir.
Ama Zeliha öğrenemedi. Hep sevgi pıtırcığı gibi dolanıp duruyor nerede  bir ilgi, sevgi görse, oraya bağlanıyor, tekme yeyince de başka sevgi arayışları içine giriyordu. 

Sonra aşk düştü kalbine, tabi kendini hor gören birine... İşte hikaye bu ya, sevgi kelebeği Zeliha, uyanık, kendini beğenmiş, etrafındakileri küçümseyen, ama karısını da yersiz kıskanan, kendini evin izin merceği gören, ondan habersiz kuş uçamayan, denetim memuru gibi bir adama gönlünü kaptırdı. Çok hatalar yaptı Zeliha bu adam yüzünden ve çok üzüldü, sonra hatalarına da üzüldü ve hala da üzülüyor... 

Mutlu mu peki Zeliha, işte bu Zeliha ya, mutlu olacak bir şeyler yine buluyor...

Abartılmış Türk filmi karakteri gibi olan Zeliha'da, az da olsa kendinizi buldunuz değil mi... Halbuki Zeliha gibiler hayattan ne ister ki; azıcık saygı, azıcık sevgi...

(Not: Bu hikayedeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür.)

Mehmet Öğretmen

İlyas Salman'ın bir filmi vardı, lehçeli bir Edebiyat öğretmeni ve onu küçümseyen öğrencileri ve öğrencilerin pişmanlıkları...

Lisede tam da bunu yaşadık. Mehmet Öğretmen Urfa'dan gelmişti, kız öğrencilere hep 'hanım kızım' derdi. Biz de yabancı dil bölümü  öğrencileri yani sözelci olarak Türkçe dilbilgimiz epey iyiydi, mecburduk yani buna. Bir kaç kendini bilmez öğrenci, hocamıza sorular götürür,hocanın hatasını bulur, sonra kasıla kasıla sıralarına dönerlerdi. Teneffüs olunca da şivesiyle konuşmasını taklit ederlerdi. Biz çok severdik hocamızı, sürekli onu desteklemeye ve korumaya çalışırdık, kendini bilmezlere karşı. O da hissederdi bunu sıkışınca söz hakkını hep bize verirdi, yardım edin der gibi... İlk yılların acemiliği vardı elbette hocamızda, çünkü ben de yaşadım o acemiliği, gerçekten zor günlerdi benim için. Canım hocam kimbilir ne kadar zorlanmıştı.

Sonra Mehmet öğretmen alıştı tabi ki , ukala öğrencilerle artık rahatça başedebiliyordu ve mutluydu. Ama bu mutluluğu çok süremedi Mehmet öğretmenin... Bir iki hafta okula gelmedi. Hiçbir şey anlamadık. Meğer hocamız bir kaç kez bayılınca doktora gitmiş ve acı teşhis konulmuş. Bir ara geldi canım hocam kafasında şapka, kel kafasını kapatmak için. Hemen yanına koştuk hocamızın öyle içten ve derin bakışları vardı ki; hiç hastalığından söz etmedi, bizlerle ilgilendi o hasta haliyle ve biz hala hiç bir şey anlamamıştık. Sonra yine derslerimiz boş geçmeye başlayınca duyduk ki merkeze tayini çıkmış hocamızın. Meğer onu son görüşümüzmüş, tayini çıktığı için değil; amansız hastalığa yenik düştüğü için. Zaten hastalık özrü ile merkeze istemiş tayinini, tedaviyi daha rahat gerçekleştirebilmek için.

Nur içinde yat Mehmet Hocam. Allah günahlarını affetsin, yüreği güzel insan... Bizlere yaşamınla da ölümünle de ders verdin...

( yaşanmış gerçek bir hikayedir )

Silme Beni, Silerim Seni

Kimler arkadaşımdır: Sırrımı tutuyorsa, hem zor günümde hem de en mutlu anımda yanımdaysa, ben kaybedip o kazanınca beni teselli ediyorsa, ya da ben kazanıp o kaybedince benim adıma sevineniliyorsa, görüşü ne olursa olsun arkadaşımdır. 

Ama yaşanan son olaylarla birlikte arkadaşlık kavramı,"silme beni, silerim seni, bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyim" tabirleri şekline dönüşmüş. Artık seçmece arkadaşlıkların yaşandığı sosyal medyada bu, bugünlerde pek de yabancı olmadığımız bir durum haline geldi: Hele ki son bir haftadır, zıt görüşlü insanlar karşılıklı olarak arkadaş listelerinden elemeler yaptı.

Bu benim de başıma geldi. 2-3 yıl öncesine kadar aynı sofrada yemek yediğimiz hasbihal ettiğimiz arkadaşım beni facebook arkadaşlığından silmiş. İşin ilginci bu olaylar ortaya çıkınca ve benim de yeni kapalı profil resmimi görünce mi fikri değişti anlayamadım. Üstelik ben bu olaylar konusunda fikrimi ve görüşümü hiç bir sosyal medyada bildirmedim  ve memleketim için dua edenlerden olmayı tercih ettim, biliyorum ki Rabbim her şeyin en hayırlısı bilir, her işi hikmetle yapar. Ayrıca saygı sınırlarını zorlamadan herkesin ifade özgürlüğünün olması gerektiğini düşünüyorum. Açık ki, kimileri kendi gibi olmayanları dışlama yolunu tercih ediyor. Ben de başörtümle boy gösterdiğim ilk zamanlarda beni hoş karşılamayanlar oldu, dışlamaya çalışan da diyebiliriz; ama ben Allah Teala'nın emrini hür irademle yerine getirmeye çalıştığım için iyi bir şey yaptığımı düşündüm ve üzülmedim çünkü her zaman karşı çıkacak insanlar olacaktır.

Duygularıyla hareket eden bir insan olduğum için, üzüldüğüm durumları hemen eşimle paylaşırım. Bana dedi ki " ne bekliyordun, arkadaşlık, mekan değişince ortak noktalar bitince biter, unutma kardeşlik İslam'dadır, dedi. 

Evet İslam kardeşliktir, inşaallah hakiki müslümanlardan olup, kardeşçe yaşayabiliriz. Saygımızı bozmadan, ci, cu, lakapları takmadan, aynı bayrağın torunları olarak, kardeşçe yaşayan bir Türkiye'nin vatandaşları  olmalıyız biz. Bu kadar birler içinde bu silicilik niye?

İki Arkadaş



Meryem ile Aylin göründüğü kadarıyla iyi arkadaşlardı. Görüşleri duruşları aynıydı,  ortak zevkleri vardı. Aynı sorunların kıyısında dolanıyorlar, aynı şeylere gülüyorlardı. 

Lakin Aylin biraz çekimserdi, kendini kolay kolay açmıyor, Meryem'in çağırdığı her yere gitmiyordu. Meryem de sürekli bundan şikayetçi oluyor ve Aylin'i bu konuda iğnelese de Aylin aldırmıyor ve koyduğu sınırında sabit duruyordu. 

Gün geldi Meryem kendince çıkılmaz dertler yumağında boğulurken Aylin'le dertleşti. Sonra yine sorunlar olacaktı ya da Meryem'in gıcık oldukları olunca kime anlatacaktı; tabi ki Aylin'e. Gıybet ettiği yetmezmiş gibi Aylin'i de bulaştırıyordu buna. Aylin bundan rahatsız olsa da bu duruma bir dur da diyemiyordu. 

Bir gün Aylin'e  herhangi bir sebepten bir plaket verildi. Onu tanıyan, tanımayan, iş arkadaşları, çevre dostları, tebrikler yağdırırken, Meryem ortalıklarda yoktu. Aylin başta anlam veremedi bu duruma, ama Meryem'in bu konuşmama halleri, kaçar gibi tavırları da farkedilmeyecek gibi değildi. 

Hikayenin sonunda ne mi oldu? Hiçbir şey: Aylin ve Meryem göründüğü kadarıyla iyi arkadaşlardı, lakin Aylin biraz çekimserdi, tek farkla, kendini kolay kolay açmamasındaki haklılığını bir kez daha anlamıştı. 

Bu karakterler tamamen hayal ürünüdür. Ancak hayatında, özellikle çalışma ortamında buna benzer olaylar yaşayanlar illa ki vardır.

Miraç

Kandilimiz mübarek olsun. Şu zor günlerde duaya ihtiyacımız var. Allah Teala bulunduğumuz bu durumdan bizi en hayırlı bir şekilde çıkarsın. Amin. 

Miraç deyince aklıma hemen namaz gelir.Bundan  tam onbeş yıl önceydi, liseye yeni başladığımız sıralardı, kış vakti vakit araları dar olunca namazlarımızı eda etmede sıkıntı yaşardık, dersler 5e kadar devam eder, ikindi namazı teneffüse denk gelirdi, teneffüsler de 5 dk. idi. O zamanın şartlarında mescidimiz varken bir teneffüs sünneti diğerinde farzını kılardık. Rabbim kabul eder inş. Sonra mescitler kapatıldı bizler de yatakhanelerde yatakların üstünde kılmaya çalıştık. Sonra yatakhaneleri ders aralarında kilitlediler, bizlerde yakın camilere koştura koştura gitmeye çalıştık derslere geç kalarak. Sonra camilere gidenlerin numaralarını aldılar bizlerde evi okula yakın olan arkadaşlara sığınmaya çalıştık tabi bu ikindi namazları için geçerli olamazdı, yetişmek imkansızdı. 

Etüdlerimiz vardı, akşam ezanı etüd ziliyle aynı anda olurdu, nanazı kılıp gitmezsen çıkış zili yatsı ezanına denk gelirdi. Kılıp gitsen etüde geç kalırdın, seni kimse görmezse şanslıydın, ben de şanslılardandım, tam namaza durdum nöbetçi öğretmen yatakhaneyi boşaltıyor, beni namazda yakaladı, bekliyor ki beni teşhis etsin, numaramı alsın, listeye eklesin. Rabbim namazlarımızı kabul etsin, o gün ben selamı uzattım epey yavaş kıldım hoca sabremedi beni beklemeyi, ve yırttım. İnşaallah Rabbim de affeyler.

Biz büyüklerimiz gibi her namazımızı miracımız gibi kılamadık (!) kılamıyoruz. Duam Rabbim her namazda bize Mirac şuuru versin. Rabbim o günleri bizlere bir daha yaşatmasın. Hiç kimse kimseyi sevmek zorunda değil ama bunun sonu şiddet de olmamalı, üslubumuzu güzel kullanmalıyız. O zamanlarda bizlerin yaşadıklarını şimdi hiç bir kesmin yaşamısını istemeyiz. Biz halk olarak zaten bir arada görüşlerimiz farklı olsa da birlik içinde yaşıyoruz. Bu yaşananların bir imtihan olduğunu düşünüyorum. Rabbim bu imtihandan ülkemizin en hayırlı bir şekilde geçmesini nasip eyler inşaallah. 

Dostlar bize düşen duadır.
Dua ile , Miracımız mübarek olsun!

KÜSTÜM YASTIĞI mı BİR YASTIKTA KOCATSIN YASTIĞI mı?

Eskiden uzun yastıklar olurdu çeyizlerde 'Allah bir yastıkta kocatsın' mış adı da. Yastık birleşik ve uzun ki eşlerde dargınlık olsa da uyku sersemi sağa sola dönünce, eşler kavgalı olduğunu unutuversinler...

Ne güzel düşünülmüş değil mi yastık bir, anlayış bir, inanış bir... İnsan ne için evlenir, bu birleri çoğaltmak 2'den 1'e yol almak, yani paylaşmak için... Derdi, sevinci, ev işini, aşını, paranı, yoksulluğunu, bardağını, çatalını paylaşmak için... ÖMRÜNÜ paylaşmak için...

Bir de küstüm yastıkları varmış maalesef bunlar tek kişilik, küsen eş bu yastığı alır gider başka yerde yatarmış... Bu da göz ardı edemeyeceğimiz bir durum, maalesef bazen eşlerin ilişkileri pamuk ipliğine bağlanıyor, çevresel etmenlerden etkilenip pire için yorgan yakılıyor, paylaşım olmuyor demek ki anlayış da olmuyor, yastığını alan gidiyor... Senin ailen, benim ailem, senin havlun, benim havlum, dolapta senin tarafın, benim tarafım, benim koltuğum, senin koltuğun, senin maaşın, benim maaşım... Ne acı... Burda 1ben, 1sen, toplasan iki etmez...

Temennim 'Allah bir yastıkta kocatsın.'
AMİİN...

ÖLMEYİ İSTEMEK SAKINCALI MI?

Duada bir adap vardır. Bizler nasıl bir amirimizden bir şey rica ederken ezilip büzülüyor isek; bizleri , alemleri yaratan Yüceler Yücesin'e isteklerimizi sunarken de kelimelerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?

Yaşadığımız sıkıntılı anlarımızda dilimize sakız gibi dolaşan 'ölsem de kurtulsam yada kurtulsanız' gibi cümleleri çoğumuz bilinçsizce söylemişizdir. Allah'ın (cc) verdiği canın, bizler emanetçisi olduğumuz için, bu dünyaya imtihan için geldiğimizi de hatırlayınca, ölmeyi istemek de Allah Teala' ya tam teslim olamamaktır Allah muhafaza ve yanlıştır. Bu durumda Kaza ve Kadere imanda isyan edilmiş olabilir. Böyle gaflet içindeki sözlerimizden dolayı pişman olup, af dilenmeliyiz Yaradandan.

Efendimiz (sav) zamanından da savaşta yaralananlardan biri çok acı çekmekte olup kılıcını kendine saplayınca can vermiş ve bunun üzerine Efendimiz (sav) o kişi için "cehennemliktir" diye buyurmuştur. Buradan anladığımız kazanma kuşağında kaybetmek ve cana kıymanın da bir cinayet olduğudur.

Hakiki iman sahibi bir insan da başına geldiği her musibette Allah Tealaya (cc) tam teslimiyet gösterip sabırlı olmalı, yaşamanın onun için hayırlı olduğu müddetçe yaşatmasını Rab'dan istemeli.

Allah Teala (cc) akıbetimizi hayırlı eylesin ve bizlere hayırlı ölümler nasip etsin.

Organik Soğanlarım

Bahar gelince doğa canlanıyor. Benim de saksılara soğan maydonoz dikme zamanım geliyor. Aslında öyle bahçe işlerini sevmem hatta çiçek bile yetiştiremem en son hediye edilen kaktüsü kurutmuştuk :(

Geçen sene bayağı bir mücadeleden sonra nisan ayında sağolsun kayınvalidem sayesinde dikebilmiştik. Ama maydonoz geç olduğu için bir iki defa yemek ancak nasip oldu. Çünkü tatil oluyor biz Ankaraya dönüyoruz.

Bu sene de iş başa düştü erken dikelim istedim ama her gün erteledik toprak getiremedi bir türlü eşim yağmur olunca ıslanıyor malum. Markette gezerken hazır toprak gördük ve hemen alıp ertesi gün diktik. Tabi saksıya ne kadar sığar bir kürek aldığımız tohumların yarısı bile bitmedi. Tohumlar arttı.

Bugün de hava çok güzel, insanlar kendini dışarıya atıyor, burası da küçük yer olunca caddede ve özellikle bir kaç tane olan piknik yerlerinde tüm tanıdıkları görebiliyoruz; eşimle ev kuşu gibiyiz pek dışarı çıkmayı sevmiyoruz. Neyse ki eşimi ikna ettim ve çıktık dışarıya, herkes dışarıda piknik yerlerini dolandık bir iki arkadaşı gördük, davetlerini geri çevirdik ve arabadan inip bir on dakika yürüdük. Allahıma şükürler olsun ne iyi geldi.

Sonra markete uğradık. Yine toprak gelmiş, toprak alıp eve döndük ben de kalan soğanlarımı bu sefer yoğurt kaplarına diktim. Yoksa tohumlukarım küflenecekti. Maddi manevi maliyeti satın almasını geçse bu soğanların ama değer mi... Ee burası küçük yer uğraşacak bir şeyler gerek bize. ( sulamaya da üşemiyor değilim)

Soğanlarımdan ve manzaradan bir kare:



Kutlu Doğum (sav)

Efendim benim (sav) , öyle hasretteyim ki, kalmadı dermanım...
Ah bir gelseydin rüyalarıma, gönlüme şifa olurdun, geleceğin gün bayramım olurdu, en büyük kurtuluş ümidimi işte o zaman yakalardım belki. O zaman hayatım anlamlı, gönlümde genişlikle, acım hafifleyerek yaşardım.

Efendim bir ışık bir işaret bir siluet. Gülsem de yaram derin, güldükçe acıtıyor, keşke kaybetmeseydi bu biçare gönlüm seni, şimdi bulamıyorum senden haberci bir iz dahi...

Gel Ey Sevgili(sav),
Gel En Sevgili(sav)...
Hastalıklı kalbime Nurunu merhem eyle, eyle ki derman bulayım. Rabbime gidecek yüzüm yok, tut elimden, tut ki beni ebedi huzura erdir;
Bana, bize şefaat et Ey Sevgili, En Sevgili...

Kış ve Bahar

Hiç bitmeyecek sanmıştım. Vakit hiç geçmedi, başım zonkladı. Arada bir unutunca başka şeylere dalıp az rahatladım ama aklıma gelince, onunla karşılaşınca aynı bunalım stres sıkışmışlık katlanarak devam etti. Bu halim hep devam edecek diye düşünürken; veremediğim cevaplar, konuşamadığım gerçekler yolunu bulmuş dere gibi akınca, daralmam da geçti.

Ah akılsız nefsim, niye anlamaz ki; her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır. Yeter ki rahmeti sonsuz Yüceler Yücesi'nden ümitsizliğe düşmeden doğru bir şekilde istemesini bilelim.

Üslup

Doğru bir dil ile karşı tarafın kapısını aralayabilir miyiz?İstediğimizi diretmek yerine karşı tarafa da hak verip suyuna gidip yine kazanan biz olabilir miyiz? Ya karşı taraf sürekli mızmızlansa, sabır taşı çatlar sinirleniriz; ama çatlatmadan sabır taşını, onun kahrını çekip iyi bir üslup ile zafer bizimdir diyebilir miyiz?

Neden olmasın. Emeksiz yemek olmaz, zahmetsiz de zafer. Tılsım, doğru kelimelerde, sinirlere hakim olmakta ve az da sabırda.
"Adab-ı muaşeret KurAn ahlakı ve edeb- i Muhammedi*** ile olur. Bu da elinden geldiğince nahoş durumlarda bile kırıcı olmadan nazik ve edepli bir tavır ve hal dili ile mümkündür. " denilmiştir.

SAMİMİYET

İnsanlarla samimiyet kurmak zamanla doğru orantılı bence. Çabuk kurulan samimiyetin ömrü uzun olmuyor ve dikkatli de olmak gerekiyor burada, hemen teslim bayrağı ile de sırlar da ortaya dökülünce risk de beraberinde geliyor; ama zamanla oluşmuşsa samimiyet kolay kolay bitmiyor...

Esasen biz insanlar dünyalık işlerimizde çarçabuk samimi olabilirken ahiret için bir araya gelmelerde sanırım samimiyet az olduğundan devamlılık da az oluyor. Çok arkadaşınız olmuştur böyle ortamlarda çok da iyi insan demişsinizdir ancak bundan öteye gitmez. Bir dönem olur yolda görseniz bile selamdan kaçarsınız. Ben hep üzülmüşümdür eski dostlarımı hatırladıkça; zaman mekan paylaşımı bitince bir bakmışım samimiyet de bitmiş...

Hatta dünyalık işlerde çok samimi olduğumuz arkadaşlarımıza ahireti anlatmaktan çekinmişizdir, çünkü hayat görüşlerimiz farklı olunca, dünyaya geliş gayemizi ve asıl mesleğimizi unuttuğumuzdan, doğru söylerken dışlanmaktan korkarız.

İki dünya saadeti ile ebedi samimi dostluklar diliyorum...


Dua

Uyuyup uyansak ve geçmiş hüzünlerimiz, kırgınlıklarmız, kıskançlıklarımız, affedemeyişlerimiz ve pişmanlıklarımızdan kötü bir kabusu atlatır gibi kurtulup dinç mutlu bir sabaha uyansak... keşkeler yok, huzur var; gülerken ağlamak yok, gerçekten gülmek var olabilse.

Baki alemde bu huzura erebilecek , Nur Cemalinle (cc) nasiplenebilecek , Efendimiz (sav ) şefaatine erebilecek ameller işleyebilecek miyiz?

Bu hastalıklı ruhlarımız salih ameller ile iyileşebilecek mi?

Korku ve ümit içindeyiz akıbetimizi hayırlı eyle Rabbimiz..

ALIŞ ALIŞ ALIŞ VERİŞ

Alışverişi kim sevmez ki...

Alışveriş ile ilgili hiç de yabancı olmadığımız terimler:

Arkadaşım almış çok beğendim ben de alacağım hangi siteden almıştır acaba.

Bu seferki alışveriş sondur son olmadığını bile bile.

Yeni aldığını göstermek için arkadaş davetlerinde boy gösterilir,

İnternetten alışverişler ise başlı başına bir parağraf alır. Korgocu arkadaşlarla kanka olunur: 'abla noldu yeni getirmiştik olmadı mı' o sorar artık sen ne dersin bilmem. İndirim bir ürünedir, farklı günlerdir hemen alman gerek sepetinden kaparlar. %50 indirim üstüne + %20 indirimi beklerken saatlerce  bilgisayar başında vaktin gider.Başına ağrılar girer, gözün kan çanağına döner, vicdanla hesaplaşma yapılır 'acaba israf mı ediyorum' ve nefis kazanır, o ürün alınır...
Bunları uzatmak hiç de zor değil.

Hep alıyoruz alıyoruz da hiç vermek aklımıza gelmiyor, acaba hangimiz sevdiğimiz bir kıyafetimizi eskimeden vermeyi başarabiliyoruz hatta evde giymeyi tercih edip vermekten vazgeçiyoruz. Zaten eskitemiyoruz ki kıyafetleri 365 güne yetecek kadar  var çünkü.Eskiden ne güzeldi bayramdan bayrama düğünden düğüne alınırdı kıyafetler, bir botun bir kabanın bir ayakkabın olurdu bunlar demirbaşlardı ve bunlar eskiyince yenisi alınırdı. Şimdiki gibi bir kıyafetin 10 değişik rengi bulunmazdı dolaplarda. Bir dolap olurdu bütün aile üyeleri ondan geçinirdi, şimdi dolabın yedi kapaklı olsa fena olmazdı deniyor.

Birilerimiz lüks içinde yaşarken birileri de ağzının suyu akarak bizlere bakıyorsa, bu işte bir yanlışlık var. Acaba bu lükslük mü lüks gibi görünmeye çalışmak mı, bu her ne ise sonucu yanlışa çıkıyor. Umarım bu yanlıştan kurtuluruz, dünya bizi ne kadar da içine alır oldu. Halbuki hepsine bu dünyada sahip olarak öbür dünyada bir şeyler istemeye hakkımız kalıyor mu acaba...


Dip

Dipsiz kuyuya düşer aşık götürecek bir şey bırakmaz, içi sızılı kanar yarası ile dertlidir. Darılmadan dayanmaya çalışır aşık, gülmeye utanır tam gülecekken, sevinmez sevinecekken çünkü hatırlar birden aşık olduğunu. Çıkılmaz mı ki bu kuyudan bilinmez ama hep bir ümidi vardır aşığın işte o zaman bir ışığın peşinde sevinir azıcık aydınlıkta gülümser. Aşığın gülmesi de sevinmesi de bu kadardır. Unutmalı mıdır aşık, yok unutmasın ki nefes aldığı müddetçe içi yana yana yine de yaşasın. Ne yapalım keşke aşık olmasaydı.

Kalbimdeki Kelebek

Kalbimdeki kelebek çırpındı durdu sevincinden, ama yordu kendini, ömrünün üç vakte kadar biteceğini bilemedi... 
Boş çırpınışlarını sadece kelebeği sevenler bilir ama diyemezler ki kelebeğin ömrü bir gündür...
Ve  kanat sesleri azaldı kelebeğin, azaldı ve sustu.
Bakalım geri gelir mi... Ama giden gelmez ki... 
Bir ümit işte... Ama ümit bitmez ki... 
Kalbimde yeni bir kelebek besleyecek yer hala var mı?
Olmaz mı...
Olur elbet...

Blogger Templates by Blog Forum